5 Şubat 2026 Perşembe

Bir Din Olarak Kapitalizm: Buyurgan Panteizm

    Nietzsche, Tanrı öldü söylemi ile modern insanın, semavi dinlerdeki bilhassa Hristiyanlıktaki paradigmayı yıkıp yepyeni bir düzene geçişini dile getirmişti. Nietzsche'ye göre insanoğlu, bu köhnemiş yapıyı terk ederek yeni dünyalara yelken açacaktı. Din olmadan, dini pratikler olmadan ne olacağını kestirmek güç, belki de korkunçtu. Neticede Ufukta bir nihilizm 'tehdidi' de olabilirdi.

Din asla inanıp inanmama düzeyine indirilemez, dinin işlevleri böylesine sığ bir biçimde oldubittiye getirilemez. İnanç sistemlerinin insan ve toplum üzerinde büyük etkileri vardır. Din birçok soruya doğru ya da yanlış olsun mutlak cevaplar getirmektedir. Boşlukları doldurur, varoluşu açıklar, varoluşa anlam ve amaç yükler. İbadetleri, yasak ve emirleri ile hem insanın bireysel yaşamını hem de toplumun sosyal yaşamını düzenler. Hayatın her alanında belirsizlikleri ortadan kaldırır ve net bir kılavuz vazifesi görür. İnsanın hazlarını tertipler. Doğruyu ve yanlışı bildirir. Huzuru vadetmekle kalmayıp huzuru sağlar. Adaleti sağlar. Ödül ve ceza sunar. Yani din hiçbir boşluk bırakmaksızın soru işaretlerini giderirken insanın hayatı boyunca ne yapıp yapmaması gerektiği hususunda kılavuzluk yapıp adaleti ve huzuru vadeden yöntemleri ortaya koymaktadır. İnsanoğlu için din iyi bir dayanak ve konfordur.

Marx, din için toplumların afyonudur der. Bu ifade genel olarak dinin toplumları uyuttuğu veya uyuşturduğu şeklinde anlaşılsa da Marx'ın esas kastettiği, dinin acıları dindirdiği gerçeğidir. Çünkü dünya kapitalizmden önce de kapitalizmle birlikte de güce ulaşmanın gayreti ile dönmektedir. Güce ulaşabilmek adına da ulaşılan gücün muhafazası ve büyümesi adına da sömürü kaçınılmazdır. Sömürülen kesim de en nihayetinde insandır. İnsan kurgular, amaç edinir, sürüklenir, yalan söyler, sorgular, inanır, mücadele eder, zümresini belirler, zümresinin ödevlerine göre hareket eder, özel hissetmek ister, toplumundan tehlike arz etmeksizin farklılaşır... Bütün bu çabalar var olmak ya da varoluşunun altında ezilmemek için yapılan eylemlerdir. İnsan saf gerçeklerle baş edemez. Saf gerçekler ölüm mefhumudur, itaattir, sınıflardır, sömürü ve daha fazlasıdır. Bu gerçekliklere duyulan korkuyu parça parça diğer alanlara yansıtır. O korkuları da umut ve huzurla dengeler. Bazen acımasız gerçeklerin dehşetini suni kaygılarda yaşayarak sönümler. Evet, dinler gerçek olsun ya da olmasın toplumların afyonudur. Sığınılacak bir limandır. 

Nietzsche'nin Tanrı öldü söylemi çok büyük, çok iddialı ve belki de korkunç duruyordu. Bu söylemi ile artık dünyanın Hristiyan paradigma ile regüle edilemeyeceğini ortaya koyuyordu. Peki artık insanlar lâdini düzleme mi kaymıştı? Dini, ilahi buyruk çerçevesinde ele alırsak evet diyebiliriz fakat Paul Tillich'in bahsettiği 'ultimate concern' çerçevesinde ele alırsak ki böyle ele almamız gerektiğine inanıyorum, bu soruya kesinlikle hayır yanıtını vermeliyiz. İnsanoğlu her daim gücü arzulayarak peşinden gitmiş ve gücün çevresinde kümelenip şekillenmiştir. Bugünün dünyasında gücün temsili para olduğu için bu işlevleri yerine getiren unsur genellikle paradır. İnsanların kıstası para olduğundan dolayı davranış örüntüleri, yaşam pratikleri, dünyayı algılayış biçimleri ve birbirleri ile ilişkileri geçer akçeyi para sayan sosyoekonomik parametrelerce şekillenmiştir. Maddi güç adeta uzay zaman dokusunu şekillendirerek kitleleri paranın yörüngesine mahkum etmiştir. Büyük sermayedarlar küçük müteşebbisleri yutmuş veya kendi uyduları haline getirerek bir ilişki kurmuştur. Gündemi, ahlakı, modayı, ödevleri ve normali sermayedar belirlemiştir, sermayedarların haricindeki toplumun çoğunluğunu oluşturan kitle ise bunlara uymayı şiar edinmiştir. Yaşam pratiği ne ise, eylemlerdeki kıstas noktası ne ise, ulaşılmak istenen ne ise din odur veya ona binaen şekillenmiştir. Bu sözleri hiç de beylik sözlerin keskinliği ile değil, hakikatin derinliği ile söylüyorum. Bu basit bir anti kapitalist argümanın ötesinde olarak hayatın her bir alanına sirayet etmiş bir gerçekliktir.

Daha önce hazlar ve zaaflar tablosunu oluşturarak insanların hazlarından ve zaaflarından bahsetmiştim ki bunlar hayatımızı en çok biçimlendiren hususlardan biridir. Bu hazlar tablosu hedonist hazlar, üstünlük hazları ve manevi hazlar olmak üzere üç ana haz başlığından mürekkepti. Temelinde ise bu üç haz kaynağının dengeli bir biçimde doyurularak zafiyete düşülmemesini esas alıyordu. Modern dünyada tablodaki kritik başlığın hedonist hazlar olduğu düşünülebilir fakat insanoğlu tabiatı gereği diğer insanlara üstünlük kurma konusunda takıntılıdır ki kapitalist sistemde bu takıntı daha da perçinlenip keskinleşmiştir. Üstünlük hazları ise insanın kendini diğer insanlarla kıyasladığında ortaya koyduğu artı tarafları ve statüsü ile beslenebilir. Bunun kaynağı sermaye, kültürel sermaye, benlik sermayesi ve hatta çeşitli hezeyanlar olabilmektedir. Hazlar tablosunda deve dişi gibi müstakil bir alana sahip olan manevi hazlar, modern dünyanın lâdini düzleminde nasıl doyurulabilir? Hedonist, üstünlük ve manevi hazlarla oluşan bu tablonun üçte birlik ideal dengesi değişip yarı yarıya bir dengeye mi gelecekti, manevi hazlar olmaksızın hedonist ve üstünlük hazları olarak iki ayrı başlığa mı toplanacaktı? Hayır, manevi hazlar devam ediyor hatta belki de daha güçlenip köklenerek insanı tam anlamıyla kuşatmış bir halde devam ediyor ve çok kritik bir rol oynuyor. Manevi hazları illaki ilahi bir varlığa yönelip onun buyruklarına uymak ve ulvi olana teslimiyet olarak ele almamalıyız, evet bu da maneviyatın bir biçimi ve dinlerin bir formudur ama tek yöntem bu değildir. İlahi varlığa teslimiyete dayanan semavi dinlerin veya ulviyetin içinde eriyip gitmeyi esas alan inançların insan yaşamındaki en önemli yönleri hayatı ve yaşam pratiklerini düzenlemesi, hayata anlam ve amaç oluşturması ve bunların neticesinde huzurun anahtarı olmasıdır. İnsanlar yaptıkları iyilik, ibadet ve özgeci erdemlerle huzur bulmaktadır. Huzur, mutluluk gibi vurucu ve dalgalı bir his olmaktan ziyade süregelen derin bir iyi oluş halidir. Semavi dinlerin buyruklarını yerine getirenler, gece başını yastığa koydukları zaman rahat ve emin hissedip huzur buluyor ise bu buyrukları umursadığı halde yerine getirmeyenler veya eksik yerine getirenler pişmanlık duyacak, kötü hissedecek ve bu eksiklikleri ile geceleri kıvranıp durup huzursuz olacaklardır. Bu buyrukları umursayanlarca, buyrukları umursamayanlar ziyanda olarak kabul edilir ve gelip geçici dünya hayatında mutlu olsalar, zevk-i sefa eyleseler dahi huzursuzluğun boşluğunda savrulup durdukları düşünülür ve oyun gibi geçen ömürlerinin sonunda mutlak ceza ile yüzleşeceklerine inanılır. Nietzsche'nin Tanrı öldü diye tarif ettiği modern zamanlarda manevi hazlar yok olmayacak, ki zaten insanın doğası gereği yok olamaz, şekil değiştirecektir. Köklerini semavi dinlerden değil, modern paradigmanın dünyeviliğinden yani tam bağrından, kural koyucu kapitalden alacak ve kapitalin buyurduğu dini paradigmalara göre huzurun peşinde koşacaktır. İnsanoğlu artık huzuru kendini geliştirmekte buluyor, kendini geliştirmezse suçluluk hissediyor. İnsanlar tabii ki modern dünyanın furyalarından da etkilenip ritüelden ritüele, ibadetten ibadete savrularak huzuru kovalamaktadır. Bunlar yazılım öğrenme, vücut geliştirme, amaçları ve yöntemleri farklı olmak üzere çeşitli beslenme programlarına girme, bilgisayar ve yapay zeka becerilerini öğrenme, lisan öğrenme, ders çalışma, çeşitli kurslara gitme vb. eylemlerdir. İnsanlar bunları yapmadığı zaman, çağın ideallerinin gerisinde kaldıklarından mütevellit suçlu hissediyor, bu adımlara uydukları zamansa huzura eriyor. İnsana tüm bu kendini geliştirme faaliyetleri hem sistem hem de sıradan insanlar tarafından resmen dayatılıyor.

İnsanoğlu kendini geliştirme ödevlerini yerine getirebildiğinde yalnızca huzur bulmakla kalmayıp muhtemelen çeşitli kazanım, para, unvan ve statü gibi ereklere de erişebilmektedir. Huzurun soyut tatminine ek olarak somut tatminleri ve mutluluğu hak ettiğini düşünmektedir. Kapitalizmin en büyük marifetlerinden biri de insanı bir iç muhasebeye sevk edip bunun dahilinde kendisinin neyi hak edip etmediğine ikna etmesi ve buna inanmasını sağlamasıdır. Ardından devreye yeni hazlar girmektedir. Ödevlerini eksiksiz yerine getirip manevi doyuma ulaşmış insanoğlu kendini hedonist hazlarıyla ödüllendirmek istemektedir. İnsanlar spor yapınca bir parça çikolatayı, ders çalışınca bilgisayar oyunlarını oynamayı, çok çalışınca arkadaşlarla kafa dağıtmayı, sezon sonu tatile gitmeyi vb. aktiviteleri hak ettiğine inanır ve bunlarla kendi kendini ödüllendirdiğini düşünür. İnsan, kendisinin efendisi olarak kararlarını kendisinin aldığını, belirli yollara koyulduğunu ve hak ettiği ölçüde kendini ödüllendirdiğini düşünür. Dolayısıyla kontrolü kendisinde zanneder. Üstünlük hazları ise insanın diğer insanlar karşısındaki pozisyonu ile tatmin olmaktadır. Bu sadece unvanlar ile tatmin olacak bir haz değildir. Pahalı ürünler edinmek, lüks yerlere gitmek, güzel ya da yakışıklı olmak gibi kazanımlarla veya sahipliklerle doyurulacağı gibi çeşitli sanrı ve hezeyanlarla da bu açlık bastırılabilir. Anlaşılacağı üzere insanın yöneldiği ve ulaşmak adına çaba sarf ettiği bütün hazları modern sistemde determine edilmiştir. Bu üç haz da doğrudan veya dolaylı yollarla bağlantılı biçimde kurgulanıp daha düzenli ve cezbedici bir örüntü haline getirilmiştir. Hatta girift bir yapıdadır. Huzurun kaynağı olan kendini geliştirme faaliyetleri de kendi içinde bir rekabet ortamı yaratmaktadır. İnsanlar gittikleri bir dil kursundaki öğrenciler arasında çabalayıp en iyi olarak veya iş yerindeki çalışanlar arasında çabalayıp en iyi yazılım bilgisine sahip olarak üstünlük hazlarını da tatmin edebilirler. İnsanlar gittikleri tatilden paylaştığı fotoğraflarla veya lüks bir restorandan paylaştığı fotoğraflarla da üstünlük hazlarını tatmin edebilir. Modern dünya hazları daha sistematik, daha ulaşılabilir ve daha iç içe ve daha cezbedici kılmıştır. İnsanoğlu kontrol kendisinde zannederken aslında çoktan önüne sunulan bu girift sistematiği satın almıştır ve muhafazası adına da çabalamaktadır. Modern dünya, hazları bir din kadar kurallı, öngörülebilir ve anlaşılır regüle ettiğinden dolayı bu paradigma insanların da işine gelmiştir. Çünkü insanoğlu mevcut düzeni -burada mevcut düzen hazların bir sistematik dahilinde doyurulması oluyor- korumaya, buyurgan paradigmalara sıkışmaya ve belirsizlikten kaçmaya meyillidir. Özellikle hazların girift yapıları gereği aynı anda doyurulabilmeleri ve sebep sonuç örüntüleri ile bir hazdan başka haza yönelme formülü insanoğlunun ağzını sulandırmış, aklını başından almıştır.

İnsanoğlu kolaya ve öngörülebilir olana meyilli olduğundan modern dünyanın bu sistematiğini kolayca satın almış ve iliğine kemiğine kadar sindirmiştir. Modern dünyanın örüntü dahilindeki girift hazlar paradigması insana nerede ne yapmalı ve yapmamalı hususunda epey yardımı olup hayatını kolaylaştırsa da insanı bir haz ve ödev budalası haline getirmiştir. Ayrıca kontrolü bizzat kendisinde sanan insanoğlu bütünüyle buyurgan bir 'dini' sistematiğe teslim olup eylemlerini kendi istediği için yaptığın zannettiği halde aslında kendisini ispatlamak için, rekabete tutunmak için, kendi zümresindeki diğer insanların her bakımdan önünde olabilmek için yapmıştır. Modern dünyanın insanları tüketim çılgınına çevirdiği söylenir ki doğrudur da fakat eksiktir. Modern dünya, insanı tüketim çılgını yaptığı kadar üretim çılgını da yapmıştır. Modern dünyanın özellikle orta sınıf / beyaz yakalı insanı bir artı değer makinesidir. İnsanlar okul okuyarak, kurslara giderek, öğrenip nitelik kazanarak, çalışarak, yarışarak sermayedarlar için bir artı değer makinesi haline gelmişlerdir. Sistem sağlıksız ve ahlaksız bir biçimde işlediği zamanlarda bunun içine sahte diploma, sahte sertifika ve nepotizm de dahil olur ve bu ahlaksızların makam mevki sahibi olduğu düzende torpili olmayan insanlar daha da nitelik kazanmak zorundadır keza belirli bir düzeyin üzerinde olduklarında makamı da hak eder hale gelirler fakat bunun diyeti hak edilenin de üstünde bir sömürüdür çünkü bu temiz insanlar torpili olmadığı için daha fazla sömürülmeye mahkumdur, nitelik ve becerileri daha üstün olduğu için de niteliksiz yığınlar karşısında tüm yük de bu grubun sırtına binecektir. Belki de kapitaller için en iyi model budur çünkü en iyi dengeler genellikle dengesizlikler üzerine kurulur. Çalışıp didinip başkaları adına üreten soyut huzura eren insanlar, somut mutluluğu ise bu sefer üreterek değil tüketerek bulurlar. Yani yine arz talep objesi olup sermayedarların piyonu olmuşlardır. Arz talep ekonomisi üretici ve tüketici açısından sağlıklı veya en azından tutarlı sayılabilecek bir ekonomiyken günümüzde bu modelin yanına bir de rağbet ekonomisi eklenmiştir. İnsanlar aslında hiç de ihtiyacı olmadığını bildikleri ve hatta aptalca olduğunu düşündükleri malları çeşitli furyalar kapsamında edinerek sermayedar tarafından, özü aynı biçimi farklı metotlarla çeşitli zamanlarda adeta silkelenmektedir.

İnsanlar rekabetten kopmayıp diğerlerinin önüne geçebilmek adına durmaksızın benlik sermayelerini beslemektedir. Bu benlik sermayesi dediğim kavram kişinin her türlü hatırası, kişilik özellikleri, deneyimleri, nitelikleri vb. hususları kapsamakla birlikte ister istemez kişinin kendisine dair söylediği yalanlardan da mürekkeptir. İnsanlar benlik sermayelerini hayatın doğal akışında oluşturmak yerine gayet bilinçli ve planlı bir biçimde kurgulamaktadır. Bu uğurda gidilen bir tatil veya yenilen bir yemek bile araçsallaştırılıp rekabette öne geçebilmek veya en azından rekabetten geri kalmamak adına kullanılmaktadır. Yani deneyimden ziyade deneyimin ispatı önemlidir. İspatlanmamış herhangi bir deneyim, Berkeley'in devrilen ağacı misali yaşanmamış hükmündedir. Deneyim oburluğu da tam olarak bu sebeple ortaya çıkmaktadır çünkü insanlar deneyim yaşarlarken bile deneyimin kendisini ve heyecanına dayalı tatminini değil her an peşinen koştukları ispat çabasının çaresiz bağımlılığını yaşamaktalardır. Sosyal medya profilleri tam olarak benlik sermayesinin halka arz edilme vitrini haline gelmiştir. İnsanlar bu benlik sermayelerini fetişize ederek bir put veya totem oluşturmuşladır ve kendi putlarının panteonda yer edinebilmesi adına her türlü çabayı harcamaktalardır çünkü kişinin benlik putu ne kadar şaşalı ve büyük olursa o kadar ön planda olur. Benlik putunun ön planda oldurulma çabası yalnızca insanın üstünlük hazlarının rekabet güdüsünden ibaret değildir. Benlik putu mevhumu, günümüzde belki paradan da fazla geçer akçe haline gelerek insanın neye ulaşıp ulaşamayacağı konusunda nihai belirleyicidir. İnsanların kendini geliştirdiği yönler, alışveriş yaptığı mağazalar, giydiği kıyafetler, bindiği arabalar, yansıtmaya çalıştığı özellikler, kurduğu networkler vb. tüm şeyler bu benlik putunun beslenmesi adınadır. Benlik putunun imajına ve algılanışına uygun her bir tavır toplum tarafından olumlu dönütler alır ve her bir olumlu dönüt benlik putunu daha da büyütür. İnsanlar bu sayede para ile sahip olamayacağı her şeyi tamamlarlar. Özenilen bir kişi olabilirler, arzulanan ortamlarda boy gösterebilirler, istedikleri kişilerle romantik ilişkiler kurabilirler... Benlik putu tıpkı kütle çekim dinamikleri gibi çalışır. Ne kadar kallavi ise sosyal yaşamı o kadar etkilemektedir. İnsanları kendine çeker, yörüngesinde döndürür, yalnızca bunlarla da kalmaz uzay zamanı da büker. Uzay zamanı bükmesi şöyledir ki kişinin diğer insanlardaki gündelik kaygıları ve dolayısıyla koşuşturmacaları kalmadığı için zamanını hiçbir şeye mecbur kalmaksızın keyfince kullanabilir, dolayısıyla gerçek bir 24 saat yaşadığından zamanı yavaşlatmıştır. Uzayı bükmesi ise kanunları bükmesi anlamındadır, bu insanlara kanunlar tabii ki sıradan insanlara işlediği gibi işlemeyecektir. Ayrıca benlik putu yalnızca elit olup en üst statüde olmak adına kullanılmamaktadır, her insan kendi sınıfının ve ortamının önde geleni olmak isteyeceği için benlik putunun kurgulanması ve beslenme biçimleri farklılık gösterir fakat amaç mutlaka ve mutlaka aynıdır. Amaç diğerlerinden sıyrılmaktır.

Peki var olan yapının bunca handikabına ve buyurganlığına rağmen insanoğlu sistemi yıkmak veya sistemin dışına çıkmaya çalışmak bir yana dursun sistemi nasıl bu kadar sahiplendi? Bir yapının, sistemin, dinin veya düzenin artık nasıl adlandırırsak adlandıralım kabul edilebilmesi adına evvela adil olması gereklidir. Mevcut sistem insanlarca adil bulunmakta, adil bulunmasa dahi temel dinamiklerinin belirli bir tutarlılık düzeyinin üstünde olduğuna inanılmaktadır. İnsanoğlu örüntü tanıma konusunda oldukça mahir olduğu gibi bu alanda oldukça saplantılıdır. Sistemin kendi dinamiklerince birilerini ödüllendirip cezalandırması, üstünkörü düşünüldüğünde tutarlı bir sebep sonuç ilişkisi dahilinde gibi ele alınmıştır. Bu tutarlı yapı kabul görmekle kalmayıp şaşmaz bir yapıda olduğu varsayılmış, üstüne üstlük ödül ceza gibi son derece mühim bir determine edici mekanizma ile özdeşleştirerek adeta bir inanca dönüşmüştür. Bu inanç Doğu'daki karma inancı ile aynı mahiyettedir. Eden bulmakta, çalışan ödüllendirilmekte, çalışmayan cezalandırılmakta olarak algılanmaktadır. Bu bir bakıma doğru, bir bakıma da yanlış bir inançtır. Doğrudur çünkü çalışıp didinenler hak ettikleri pozisyonlara gelerek çeşitli metalardan ve imkanlardan faydalanabilmektelerdir. Yanlıştır çünkü adil bir rekabetten veya en azından fırsat eşitliğinden söz edilemez, kapitalizm de bunları kabul etmektedir. Oysaki kapitalizmin kulağını tıkadığı çeşitli karşı argümanlar da mevcuttur. Sermayedarlar gitgide tekelleşip ufak müteşebbisleri yutacaktır, torpil veya nepotizm her daim var olacaktır, fakir sınıf hep var olacaktır. Sistemin insanı ne kadar ödüllendirdiği de tartışmaya açık bir konudur. Okuyup çalışarak ne kadar zengin olunabilir? Burada konu gerçekten zengin olabilmekse kimileri, sen de zengin olma, belirli bir düzeyin üzerinde refah neyine yetmiyor canım diyebilir, zenginliği arzulamayı bencillik veya habis bir saplantı olarak addedebilirler. Evet, belki de doğrudur fakat o zaman bu sözler neden kendi yağında kavrulan vatandaşlara ahlaki bir ders verircesine bir üslupla söylenebilirken atadan kalan miraslarla zengin olanlara söylenemiyor, neden inanılan bu karma anlayışı burada göz ardı ediliyor?

Tanrıya bugüne kadar iki önemli mefhum atfedilmiştir. İlki özgürlük, ikincisi de adalet olan bu mefhumlar, tanrının kadir-i mutlak bir varlık olarak mutlak adaleti kainat adına belirleyip neticesinde insanların amelleri dahilinde tatbik etmesini sağlamıştır. Bu tanrı inancının özüdür, en büyük tözüdür. Modern dünya, insanı hem özgür kıldığına hem de adalet dağıtıcı konuma getirdiğine ikna etmiştir bu sayede insanı bir nevi tanrısallaştırmıştır. Modern dünya düzeni köleliği kaldırdığı için, insanın emeğinin hakkını alarak kendi iradesiyle çalıştığı konusunda kritik bir argüman sunmakta ve insanların rızasını da bununla tahsis etmeye çalışmaktadır. Artık insanların eskisi gibi köle olarak birilerinin yanında zorla çalıştırılmadığını ve insanların zaten kendi iradeleri dahilinde çalıştıkları yerlerden yine kendi iradeleri ile çıkabileceklerini söylemekte ve argümanını bununla desteklemektedir. Modern dünyada insanın özgürlüğü tüketim alışkanlıkları ile de desteklenmektedir. İnsanlar hiçbir ürünü almak zorunda değildir, almak istese dahi tek bir şirkete bağlı değildir. İnsanların kendilerini asıl özgür hissettiği kısım istifa etme özgürlüklerinden ziyade, bu tüketim üzerine kurulan ekonomide neredeyse sonsuz ihtimal zincirinde özgürce seçim yapabilme şanslarıdır. İnsanoğlu kapitalizmin bu olanağı kapsamında kendisini Tanrı kadar özgür zannetmekle yetinmemiş, bu seçenekler deryasında kimi ürünleri tüketip benimseyerek bir kişilik kurgusunda da bulunmuştur. Aslında bu durumu kapitalizm doğrudan buyurmadığı halde insanoğlu oldukça sahiplenmiştir, bu çıktı kapitalizmin en tatlı zehirlerinden biri haline gelmiştir. Seçimlerinde özgür olan modern insan adil olmayacak mı, olacak tabii. Kendi değer yargılarından hareketle kimi yardıma muhtaç insanlara ve hayır kuruluşlarına yardım edecek, kimilerine de etmeyecektir. Adalet tatmini yardım etmek kadar yardım etmemekle de vuku bulur. İnsanoğlu, kimilerinin düştüğü dezavantajlı durumu hak ettiğini düşünerek yardım etmemektedir. Bunun sebepleri belki kişinin çalışmaması, yanlış çalışması, ideolojisi, desteklediği takımı, dini veya etnik kökeni olabilir. İnsanoğlu adalet dağıtma şiarını yalnızca somut desteklerle de yapmıyor, sosyal medya üzerinden beyan ettiği fikirleriyle de yapıyor. Kimileri için destek kimileri için de köstek mesajları yayınlayıp kendi hükmünce adaleti tahsis etmeye çalışıyor.

Tabiri caizse herkesin bir Tanrı olduğu bir denklem de olmaz, yürümez. İnsan, kendi zihninde Tanrı olmalı, bunu kamusal alana çok da taşırmamalıdır. Modern dünya bu düğümün de çözümünü sağlayarak sistemin daha sağlıklı işleyebilmesini sağlıyor. Burada statü, toplumsal sınıflar ve sosyoekonomik parametreler devreye giriyor. On lira kazanan on liralık yerlere, yüz lira kazanan yüz liralık yerlere, bin lira kazanan bin liralık yerlere gitmektedir. Herkes kendi cebindeki paranın elverdiği düzeyde sosyalleşebilmektedir. Dolayısıyla insanoğlu parasının elverdiği yerlere gitmekte ve kendi düzeyindeki insanlarla hemhal olmaktadır. Aksi bir durum, toplum nazarında sakil bulunduğu için insanoğlu ait olmadığı yerlere girmekten genellikle imtina etmektedir. İnsan, kafelerde, restoranlarda vb. yerlerde daima kendi düzeyi veya düzeyinin yakınındaki insanlara maruz kalınca sıradanlaşmakta ve dolayısıyla Tanrısal çıkıntılarını törpülemektedir. Bu durum yalnızca törpülenmeye neden olmamaktadır, aynı zamanda kaderci bir sınıf anlayışının kabulü anlamına gelmektedir. Kaderci sınıf anlayışı iki boyutludur. İlk boyutu sınıf anlayışının mıh gibi zihinlere çakılması, ikinci boyutu var olan sosyal sınıfın kabulüdür. Dolayısıyla insan artık insanları sınıflara göre ayıracak ve diğerlerine bu ölçüde muamele edecektir. İnsanlar, diğer insanlara bir sınıf atfedecek ve bu atfettikleri sınıfın ödevleri ile yaşamıyorlarsa onları en iğrenç ahlaksızlığı yapmışlar gibi algılayacaklardır. Ayrıca insanların bulundukları sınıf dahilinde sosyalleşmeleri bir nevi toplu ibadet gibidir. Nasıl Müslümanlar Cuma namazına ve hacca gidiyor, Museviler ağlama duvarına gidiyorsa kapitalizm dininde de insanlar kafelere, restoranlara gitmektedir. Hac ibadetinde herkes aynı ihramı giyip aynı ritüelleri eda etmektedir, buradaki anlam tüm Müminlerin eşit olduğudur. Kafelerde ve restoranlarda da herkesin kendi sınıfıyla aynı olduğu zihinlere işlemektedir. Dolayısıyla kapitalizmin herkesi tanrısallaştırması toplumsal yaşamı bozmadan sönümlendirilir. İnsanoğlu kendi içinde tanrı, sınıfı içinde kuldur. Kısacası özgür ama sınırlandırılmış bir varlıktır. Bu durum cebren empoze edilmediğinden dolayı herhangi bir soruna neden olmamaktadır.

Hiçbir dini inanış kupkuru bir anlatımdan, soğuk gerçeklikten ibaret değildir. Evet, dinlerin hükümlerini, hükümlerin icrasını belirleyen eserler ve müstakil disiplinler vardır fakat ortalama bir dindar bu alanlardan ziyade dinin romantik alanları ile ilgilenmektedir. Dinlerin aroması menkıbelerde, kıssalarda, mucizelerde ve bunların yarattığı umuttadır. Bunlar olmasa birçok insan inandığı dine inanmazdı, inansa dahi bu kadar bağlanamazdı. Sıfırdan şirket kurup epey zengin olan insanların hikayeleri modern menkıbelerdir. Varını yoğunu kaybeden zenginlerin hikayeleri modern kıssalardır. Şans oyunları ile zengin olanların hikayeleri modern mucizelerdir. Sıradan insanların umudu ve dirayeti tam olarak burada saklıdır. Sıfırdan zengin olan başarılı bir iş insanının ilham verici hikayesi insanları etkilediği kadar özendirir de, başarıya ulaşmak adına o insanı taklit edenler tabiri caizse bir peygamberin sünnetine uyanlar gibidir. Her zaman ilham verici hikayeler olmaz, bazen de burun kıvırılan, hakir görülen hikayeler olur. Hak etmediği halde şöhrete, başarıya, zenginliğe ulaştığı düşünülen insanların hikayeleri sıradan insanların umudunu kırmaz bilakis azmini ve umudunu perçinler çünkü başarıya erişmenin yolunun her daim dosdoğru adımlardan geçmediği kanısını uyandırır. Bu da bir loto etkisi yaratır, kişinin  kendisinin başarıya ulaşabilme ihtimalinin baki olduğunu düşündürür. Belki de neden ünlü olduğuna anlam verilemeyen insanlar bu sebeple vitrine konuluyordur.

İnsanoğlu, modern sistemin kendilerini ne kadar sardığını idrak etmekte zorlanabilir. Kapitalizm her yere nüfuz etmiştir, en çok da zihinlere nüfuz etmiştir. Balıklar nasıl suda yaşadığını algılayamıyorsa, modern insan da modern sistemi algılamakta güçlük çekebilir. Tam da bu sebeple sistemin dışına çıkabilmek oldukça zordur. İnsanoğlu ekseriyetle algılanmak, fark edilmek ve beğenilmek ister. İnsanların önemli bir bölümü, kendilerine biçilen yaşam kapsamında bütün ödevlerini yerine getirmeye çabalayarak bu tatmini sağlamaktadır. Birçok insanın giyim kuşamları, esprileri, alışverişleri, insan ilişkileri, kısacası bütün yaşam pratikleri bu ölçüde şekillenmektedir. Kendisini bu gruba dahil hissetmek istemeyen bir grup da vardır. Azınlık sayılacak bu grup ise bilinçli bir seçimle akıntının tersine giderek var olmaya çabalamaktadır. Bu, bir benlik kurgusu olmakla birlikte özgün bir benliğe ulaşmak hususunda ne derece başarılı oldukları bir tartışma konusudur. İnsanların ekseriyeti benlik kurgularını inşa ederken ilhamını toplumdan alıp normal veya ideal olarak kabul edilen teçhizatla kendisini donatır. Neticede bu inşa süreci kendilerine buyurulan nispette ilerlemektedir. Bu marjinal grup ise temelini toplumun kabullerinin reddi üzerine kurmuştur. Tatmini, insanların kendilerini alkışlamasında değil bilakis yadırgamasında aramışlardır ve bu nispette bir benlik kurgusunun inşasına koyulmuşlardır. Amaçları farklı olmak dahi olsa dayanakları yine toplumsal kabullerdir. Bu benlik inşasının özgür olması bile tartışmaya açıkken özgün olmaları katiyen söz konusu değildir. Bu zoraki bir marjinalliktir. Oysaki marjinallik dışsal sebeplerle değil içsel sebeplerle açığa çıkmalıdır. Sistem sömürüyü devam ettirebilmek adına bu asi gruba köprüden önceki son çıkışı sunmaktadır. Bu insanların köprüyü aşmaları sistemin devamlılığı açısından da bu insanların açısından da iyi olmayacaktır. Sistem içinde sömürünün genişliği ve devamlılığı babında iyi olmayacaktır. Bu insanlar için ise yabancılaşma ve ucubeye dönüşme açısından iyi olmayacaktır. Bu insanlar tatmini yadırganmakta buluyor olsa da bu bilinçli bir seçim olduğundan kendilerini kötü hissettirmemekte bilakis tatmin sağlamaktadır. Oysaki insanın elde olmayan sebeplerle toplum tarafından yadırganması korkunç bir durumdur. Kapitalizmin bu insanlara sunduğu yol, bilinçli bir yadırganma halidir. Her üyesi için olmasa da metalci olmak, rap müzikçi olmak, hippi olmak vb. şeyler bu kapsamdadır. Üstelik kapitalizm, örneğin rap destekçileri ile metal destekçilerini karşı karşıya getirerek bu insanların ait oldukları grubu daha da sahiplenmelerini sağlamakta ve tüketim dürtüsünü daha da perçinlemektedir. Yine bir örnek olarak Türkiye'de F1 sevdası peydah olmuş ve bunu sahiplenen niş bir kitle nazarında bir pazar oluşmuştur. Modern sistemi bir çiftlik olarak tasavvur edebiliriz. Çiftlikteki koyunlar sütleri için sağılmaktadır. Koyunların yünlerinin beyaz olduğu bu çiftlikte yünlerini mor gibi, yeşil gibi başka renklere boyatan koyunlar farklı gözükmelerine karşın sağılmaktan kaçamamaktadır çünkü hala çiftlik sınırları içindelerdir.

Bireysel bazda istemin dışına çıkabilmenin zor olduğunu ama imkansız olmadığını söylemiştim ve bir koyun çiftliği örneği vermiştim. Çiftçi evcilleştirdiği koyunlarını çiftlik sınırlarınca çevreler. Koyunlara yemini suyunu verir ama bunun karşılığında da koyunların sütünü sağıp kendi tasarrufunca kullanmaktadır. Bir koyun çiftlik sınırlarından kaçarak yaban koyunu olabilir ve bu sayede özgürlüğüne kavuşup dilediği nispette yaşayabilir. Anarko primitivizm tam olarak budur. İnsan dağlara, kırlara çekilip bireysel bazda sistemin getirilerinden de götürülerinden de de uzak kalabilir. Anarko primitivizmin buyurduğu nispetteki yaşam tarzına karar kılan bir insan yalnızca çikolatadan, koladan, lunaparktan, restorandan vb. birçok kapitalizm nimetinden feragat etmekle kalmaz. Sosyal bir varlık olan kendi doğasını da yadsıyıp kendini, kendisine mahkum etmesi demektir. Kolay olmadığı gibi pek akıl karı da değildir. Ayrıca sistemin buyruklarını yerine getirmemek için illaki çekip gitmek şart değildir. Günümüzün dünyasında bireysel bazda işsizler, dilenciler, toplumun ucube olarak kabul ettiği kimseler de sistemin buyruklarını yerine getirememektedir. Fakat bu insanların buyrukları yerine getirememesi sistemin virüsü veya atıkları olduğu anlamına gelmemektedir. Kapitalizm kendi içinde mükemmel bir sistem değildir, bunun çıktısı olarak her daim sorunlar üreten bir sistemdir, devamlılığını da bunun üzerinden sağlamaktadır. İnsanoğlunun, kapitalizmin dinamiklerini neden sonuç ilişkisince ele alıp bir ödül ceza mekanizmasına yorarak buradan bir karma anlayışı çıkardığını söylemiştim. Bu nispette kendini geliştirmek uğruna çabalamak ibadet mahiyetinde, bunun getirileri olan unvan, refah ve şöhret gibi olgular ise ödül mahiyetinde ele alınmaktadır. Sistemin dinamiklerini yerine getirmeyip tutunamayanların adeta cezalandırıldığı düşünülür. Yani bu nispette sistemin gerekliliğini yerine getiremeyen bireyler ve kapitalizme alternatif bir sistemde yaşayan toplumlar apaçık sapkın ve kafir olarak görülmekte, bu insanların çektiği her türlü yoksulluk, çile ve eziyet onlara reva olarak düşünülmektedir. Sistemin dışında olmak veya buyruklarını yerine getirememek ne korkunç, ne iğrenç ne menem bir şeydir. Acaba sırf bu tekfir, aforoz ve yadırganma korkusundan dolayı içine sinmediği halde sisteme sıkı sıkıya bağlı kalan ne kadar insan vardır? Modern insan hayata dair bütün öfkesini vurun abalıya düsturuyla bu insanlara boca etmektedir. Kapitalizm bu başarısız addedilen grubu, insanları sisteme daha da bağlamak için bir ibret vesikası olarak kullanır. Onları yok etmez bilakis kamusal alanda serbestçe dolaşımlarına müsade eder. Bu sayede an be an sistemin karma mahiyetindeki adalet inanışını zihinlere çakar. Ayrıca insanlar bu ibret vesikalarından daha da tiksinerek onlar gibi yoldan çıkıp acılara mahkum olmamak adına kapitalizmin buyruklarına dört elle sarılır. Zaten kapitalizm modern dinse, din olduğu için bir ikilik üzerinde kökleşecektir. Bu işin sapkınları, mürtetleri ve kafirleri bu gruplardan mürekkeptir.

İnsanlar medyadaki bültenlerle filmlerle, dizilerle ve reklamlarla yönlendirildi. Bu bir nevi ıslah süreci gibiydi. Daha sonrasında internet insanların kullanımına sunuldu. İnternetin kullanımı da kültürü de zaman içinde dallanıp budaklandı, geliştikçe gelişti. İnternette bir popüler kültür ve çeşitli alt kültürler peydah oldu. Sosyal medya platformları hayatımıza girmekle kalmadı, zaman için en önemli alanlardan biri haline geldi. İnsanlar sosyal medyayı yalnızca dostlarıyla iletişimde kalabilmek için kullanmadı, sosyal medyayı dünyaya açılabilecekleri bir pencere olarak gördüler. İnternet aleminde zamanla fenomenler olarak isimlendirilen kimseler oluşmaya başladı. İnsanlar fenomenleri takip etti, onlardan biri olmak istedi. Herkes fenomen olamadı belki ama yazılan bir yorumla, paylaşılan bir videoyla bir anlığına dahi olsa ön plana çıkma fırsatına sahip oldu. Bugün sermayedarlar mevcut sisteme eskisi kadar müdahil olmuyor, olamazlar da. Zaten müdahil olmalarına gerek de yok çünkü insanoğlu bu sistemi öyle bir benimsedi ki sistemin özünü muhafaza ederek her gün güncellenmesini kendi kendileri sağlıyorlar. Akım başlatıyorlar, var olan akımlara dahil oluyorlar, sosyal medya jargonu ile konuşuyorlar, popüler bir olayı bilmeyeni yadırgıyorlar... Artık bu dinin ruhbanları eskisi kadar çalışmıyor, yarattıkları sistem kendilerini de aştı. Sadece neyin konuşulacağını belirliyorlar. Artık her bir fert ruhban haline geldi, temsiliyet tek elde değil her yerde ve herkeste. İnsanlar bu dine öylesine bağlandı ki artık seve seve bu dinin papazlığına soyundular. Peki sistemin özü, tözü olan özgürlük nerede? Özgürlüğü kutsayan bu sistem, özgürlüğü tabulaştırarak çarpık bir sistem yarattı. İnsanoğlu, gerçekten özgür olanları aşağılar ve dışlar hale geldi. Özgürlük deliliğe ve soytarılığa indirgendi. Belki de bu özgürlük özlemi yüzünden 'delileri' fenomen yapıp onlara gülüyor, sürekli onları takip ediyoruzdur. Özgürce yadırganacağımız yerde özgürleşmeyi yadırgadık. Evet, belki bireysel olarak sistemin dışına çıkmak zor. Çiftlikteki koyunlardan olmak kolay ama kısıtlayıcıyken, çiftliğe girmemek zor ama özgürleştirici bir durum. Peki çiftliğin kapıları ne güne duruyor da dilediğimizde içeri girip dilediğimizde dışarı çıkmıyoruz?

14 Aralık 2025 Pazar

Saygınlığın Çelişkisi Üzerine

    Saygınlığın bir anahtar olarak en büyük arzuya dönüştüğü modern dünyada, insanlar saygınlık adına birçok şeyden feragat edebilecek duruma gelmiştir. Peki saygınlığa ulaşabilmenin yolu nedir? İnsanın, dünyadaki mevcut dinamikleri içselleştirerek rekabete eklemlenmesi ve bu rekabette kendini öne çıkaracak paketleri elde edip topluma pazarlayabilmesidir. Topluma pazarlayabilmek önemlidir çünkü toplumdan alınan dönütler, bu ağacın meyve verdiğini göstermektedir. İnsan statüsüne uygun davranıp toplumun takdirini kazanarak meyvesinin olgunlaştığını kendine ispatlar ve bu meyvesinden haz duyar. Kof veya çürük bir meyveye sahip olmamak adına dozunda tevazu ve iddialı olmak, büyük önem teşkil etmektedir. İnsanın iddialı olması da mütevazı olması da başkaları adına değil, kişinin kendi menfaati adınadır.

Harekete geçme motivasyonu özgüven için ateşleyici bir faktördür. Bu altyapı ile belirli adımlar atılır, çeşitli şeylere girişilir. Girişilen işlerde başarı sağlandığı takdirde, toplumdan olumlu tepkiler alınarak tolumun saygısı kazanılır. Toplum tarafından takdir gördüğünü, belki de beğenilip imrenildiğini hisseden insanın öz saygısı da artacaktır. Tüm bunlar döngüseldir. Yeni deneyimler ve meydan okumalar karşısında insanı ateşleyecek bir döngüdür. Motivasyon özgüveni, özgüven saygınlığı, saygınlık öz saygıyı, öz saygı motivasyonu ve özgüveni beslemektedir. Bu döngünün esas odağı öz saygı olmakla birlikte öz saygı, denklemdeki diğer ögelere bağlıdır, diğer ögelerle inşa olmaktadır. Öz saygısını beslemek üzere insanlar durmamakta, doymamaktadır. Modern dünya bu hususta doygunluğa ulaşmaya müsaade etmemektedir.

İnsanlar genellikle kendilerine saygı duyabilmek için başkalarının kendilerine saygı duymasına muhtaçtır. Dolayısıyla insanlar öz saygı ve verimlilik döngüsünü sağlayabilmek adına, toplumun veya belirli bir topluluğun beğenilerine, beklentilerine ve ideallerine göre hareket eder. Bunlar esas ölçütlerdir. Toplumun tamamının takdiri kazanılmayacağına göre insanın, belirli bir topluluğun parçası olması gerekir. Görünmediği halde oldukça sert olan kast sistemi de burada başlamaktadır. İnsanın, statüsünün dinamiklerini karşılayamaması sadece ait olduğu topluluk tarafınca değil, neredeyse toplumun tamamınca hakir görülmesine sebep olmaktadır. Bu yüzden insanlar statülerinin gerekliliklerini yerine getirerek çok daha kurallı ve ön görülebilir bir yaşama ulaşmaya ve bu yaşamın muhafazasını sağlamaya çalışmaktadır. Zamanın dinamikleri gereği güç unsuru her ne ise ona ulaşarak statü atlanabilir, hatta çok güçlenilirse statü mefhumu aşılabilir, etik ve yasal kaygılar önemini yitirebilir. Çünkü ahlak ve töre sınıfsaldır, yasalar sınıflara göre esneyebilmektedir, statüsü olmayan biri, bir şeyleri abartmadıkça bu kaidelerden azadedir. Peki insanlar statülerinden sıyrılıp da neden ahlaki ve yasal sınırsızlıklarına kavuşmuyor? Çünkü statüsüzler iki sınıfa mensuplardır, ilki elitlerin de elitleri olarak kabul edilen süper kompradorlardır. İkincisi de Hindistan'daki untachables misali oldukça aşağı sınıfa mensup olarak kabul edilenlerdir. Aşağıda anarşi egemen olduğundan tutunmak zordur, mahir olanları ise kendileri gibi statü duvarlarını aşmış elitlerle işbirliği halindelerdir. Üst sınıfta da kademe kademe serbestiyet vardır. Üst sınıfa çıkılması çok zor olacağından insanlar adına, kurallı ve öngörülebilir bir yaşam çok daha evladır. Statü muhafazası, statü atlama hevesi ve öz saygı düsturuyla insanlar bir topluluğun beklentileri dahilinde hareket ederlerken ne kadar kendileri olabilirler? Popüler kültür ve sınıf pratiklerini izleyen insanoğlu, benliğini topluluğuna göre inşa etmiş ve birbirinin büyük oranda kopyası olan yığınlara dönüşmüştür. Yani insanoğlu sınıfının bir uzantısı, statüsünün ise esiri haline gelmiştir. Bireyin kutsandığı söylenen modern dünyada insanlar, benliklerini diğerlerine göre kurguladığını tabii ki yadsıyacaktır. O zaman modern dünyada insan kendi benliğini nasıl algılamaktadır? Başarıları ile algılamaktadır. Yani modern dünyada insana saygınlık kazandırarak öz saygısını besleyen ve insanı birey yapan unsur başarılarıdır. İnsanoğlu kendini yalnızca başarıları ile ön plana çıkarmak istemiyor, aynı zamanda kendini başarıları olarak algılıyor. Rekabette kalabilmek için başarıları ile besleniyor ve yeni başarılara ulaşabilmek adına geçmiş başarılarını bir motor olarak kullanıyor. Bu motor düzgün işlediği sürece öz saygısını koruyor ve pekiştiriyor. Bu başarı hissinin bağımlısı haline geliyor. Başarılar saygınlığı; saygınlık öz saygıyı getirirken insanoğlu bu kazanımları ile neyi arzuluyorsa, bakiyesine göre ona ulaşabiliyor. Bu arzular lüks, partner, tatil vb. birçok unsuru kapsamaktadır.

Başarılıyken veya başarılı hissederken işler yolunda, yaşam harikuladedir. Başarısız olunca ne oluyor? Motivasyon, özgüven, saygınlık ve öz saygıdan oluşan döngü sarsılıyor. Başarısızlık insanı daha fazla motive edip büyük başarılara götürecek bir motivasyon kaynağı olabilir fakat genellikle başarısızlığın ardından yeni girişimler karşısında, motivasyon unsuru sağlıklı bir biçimde işleyemeyeceğinden öz saygı döngüsü daha en başından yanlış başlayıp yeni girişimler başarısızlıkla sonuçlanabiliyor. Yani insanın motivasyonu da kırılabiliyor, aşırı motive olup basit hatalar da yapılabiliyor. Birçok duygunun aşırı haliyle yaşandığı kumar, aşırı motivasyondan kaynaklı hataların önemli bir örneği olabilir. İnsanın bir kez ters gitmesin işi, muhallebi kırılırken kırılır dişi sözünü kötü şanstan ziyade, öz saygı döngüsünün kırılmasının verdiği panik halinin, insanı ne kadar saçmalatabileceği üzerinden anlamak daha doğru olur. Daha sonra yazmayı umut ettiğim rekabet / ispat sözleşmesi düşüncemden hareketle modern dünyanın, insanlar arasındaki her türlü rekabetin sahası olduğuna defalarca değinmiştim. İnsanoğlu başarılarının sekteye uğradığını hissettiği an kendini rekabette geri kalmış hissediyor ve bunun sonucu depresyon oluyor. İnsanoğlunun bu durum karşısında girdiği depresyon, başarısız olma hissinden kaynaklansa da daha çok kişiliksiz hissetmesinden ötürüdür çünkü algıladığı benliği, başarılarıydı.

Başarıları ve rekabetçiliği ile benliğini kurgulayan modern insanın, başarısızlık karşısında depresyona girmesi gayet doğaldır çünkü başarıları noktalanınca kimliğinden geriye bir şey kalmadığı için kişiliksiz hissetmeye başlamıştır. Bu başarısızlık silsilesi tokat gibi bir yüzleşmeye neden olmaktadır. İnsan, bugüne kadar kişilik örüntüsünü dokuyan her bir parçanın, bulunduğu topluluğun beğeni algılarına göre şekillendiği gerçeği ile karşılaşır. Hissettiği benliğinde ve taşıdığı kimliğinde kendine dair gibi gözüken hiçbir parçanın orijinal veya içsel olmadığını anlar. Sosyal hayatta ayakları üzerinde durmasını sağlayan kimliği başarılardır ve bu başarılar ancak bitmek bilmeyen rekabet döngüsü ile meydana gelmektedir. Kimim ben diye sorulan sorular en çok başarısızlığın hissedildiği kriz anlarında ortaya çıkar ve muhtemelen cevapsız kalır. İnsanlar bu süreçte tedavi olamazsa boşluğa düşebilir, savrulabilir, anlamı ve amacı yitirebilir. Bu nevi durumlarda insanın girdaba düşmemesi için psikolojik terapi almak, kendi sorununu topluluğuna atfetmek, küçük küçük başarılarla özgüven tazelemek, zoraki marjinallik ve kendini geliştirmek gibi çıkış yolları vardır. İnsanların bataklığa batıp da hem kendileri hem de sistemin bizatihi kendisi hakkındaki filtresiz gerçeklerle yüzleşmesi kapitalist sistemin belki de en büyük tehdidi olacağından sistem buna izin vermemektedir çünkü mutsuz insan tüketebilirken huzursuz insan tüketmemekte ve gündelik rekabetten uzaklaşmaktadır. Bu yüzden psikoloji disiplini kapitalizmin jandarma karakolu gibidir. Bireyi üstünkörü bir tedavi ile sorununu çözmeksizin sisteme entegre etmektedir. Adı sanı duyulmuş önde gelen psikologlar da gayet tabii bunun bilincinde olsa da bu disiplinin gölgede kalmış emekçileri muhtemelen bunun bilincinde dahi değildir. Bir diğer yöntem olan, sorunu topluluğa atfetmek de son derece kritik olup İnsanın, yüzleştiği gerçekleri bulunduğu topluluğun tüm elemanlarına genelleyerek hem yükünü hafifletmesine hem de topluluktan kopmamasına sebep olur. Topluluğundan kopmayan insan da ödevlerini yerine getirmeye devam edecektir. İnsanlar bu yüzleşme durumlarında bebek adımları gibi küçük meydan okumalarla başarı hissini tekrar tadıp özgüven kazanarak mevzubahis krizden çıkabilir. Zoraki marjinallik yolu ise bugüne kadar insanın kendi inisiyatifiyle kurgulamadığı benliğinin farkına varması üzerine çoğu zaman akıntının tersine giderek kimliğini kurgulamasıdır. Fakat insan nasıl ki öncesinde bakın ben de sizdenim diye çığlık atıp algılanmak istiyorsa, bu yöntemle de bakın ben sizden değilim diye çığlık atıp algılanmak için çabalamaktadır, oysaki benlik çığlık atmamalıdır. Bir diğer yöntem ise kendini geliştirmektir. Kendini geliştirmek belirli ritüelleri ve ödülleri bulunan gayet sistematik bir modern dindir.

İnsan kendisine saygı duyduğu için bir şeyleri yapıp yapmamalı. Kendisine saygı duymak için değil. Öz saygıyı topluma göre inşa etmek krizlere neden olacaktır. Toplumdan ve sistemden izole olmak da iyi değildir. Denge en önemli unsurdur.



27 Kasım 2025 Perşembe

Normal ve İdeal

    Her dönemin kendi içinde normali ve ideali vardır. Olağan, beklendik, sıradan ve yaygın olana normal denirken ulaşılmak istenen, kusursuz ve güzel olana ideal deniyor. Bu bakımdan normal diye nitelendirilecek olanların çoğunluk olarak beklenmesi gerekirken ideal olarak nitelendirilecek olanların azınlık olarak beklenmesi gerekir. Her dönemin ideal ve normal kavramlarının değişkenlik göstermesi beklendiği gibi her yörenin de ideal ve normal kavramlarının da değişkenlik göstermesi beklenir çünkü hayat şartları bunu gerektirmektedir. Peki ya dünyanın birçok yerinde insanlar için benzer yaşam pratiklerini ve hayat tarzlarını mecbur kılmakla kalmayıp dayatan günümüz şartlarında normal ve ideal kavramı nasıl şekillenecek?

İdeal mefhumu insanlığın ilk zamanlarında sezgisel olarak gelişmiştir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde birbirlerinden kopuk olan olan toplumlar benzer şeyleri idealize ediyordu. İlhamını da insanın içine işlemiş kodlardan alıyorlardı. Aynı durumdaki farklı insanları mukayese ederek bir ideal ve idealin zıttı çıkarılıyordu. İnsanlar ideale yakınsamak istemese bile genellikle neyin ideale ne kadar yakın veya uzak olduğunun bilincilerdir. Bu dediklerim ahlak ve etik kavramı ile girift konulardır. Ahlak herkesi bağlayamayabilir keza bu ideal algısı da herkese hitap etmek durumunda değildir. İdealin sezgisel ve mukayeseye bağlı olduğunun en büyük kanıtlarından biri birbirleri ile bağlantısı olmayan toplumların idealize ettiği arketiplerdir.

Tarım toplumuna geçiş ile birlikte çok daha kurallı ve dalı budaklı bir yaşam başladı. Yerleşik hayatın olmazsa olmazı tarımdı. Tarım ile birlikte daha çok insan beslenebildiği için nüfuslar artacaktı. Artan nüfusun idare edilmesi gerekiyordu. Bunun için öne çıkan bir lider ve liderin buyruklarını yerine getiren görevliler gerekiyordu. Liderler tarih boyu zalimlikleriyle anılsa da adil olarak kabul edilecek bir düzeni tesis ettirmedikleri takdirde başarısız olup devrilmeleri gerekirdi. Düzenin adil olarak algılanmasında halkın inandığı din ile örtüşmesi oldukça önemliydi ve sadece bu yüzden değil fakat belki de en çok bu yüzden bir ruhban sınıf oluştu. Tanrının adamı olduğunu iddia eden bu sınıf halkı korkutarak, umutlandırarak, yatıştırarak, sırtını sıvazlayarak düzenin devam etmesinde bir numaralı rolü oynamışlardır. Bu ruhban sınıf, liderlerle istişare ederek ideal insan tanımını topluma empoze etmişlerdir. Biraz bölgenin getirdiği yaşam şartları biraz da dini inanışlar ile ahlak kavramı daha da şekillenmiştir. Ahlak sınıflar arasında esnek, kendi sınıfında katıdır. Toplum düzeni de daha çok orta sınıftan geçtiğinden ahlak orta sınıfa yönelik kurgulanmış ve şekillenmiştir. Hatta bu ahlak ve dini inanışların etkisiyle insanlar birbirini yadırgar hale gelmiş, birbirlerini ahlaksızlıkla itham etmiştir ve oluşan bu toplum baskısı tamamen statükonun işine gelmiştir. Oysaki birbirini yadırgayıp ayıplayan bu sade insanlardan hiçbiri 'ideal' değildir.

Zamanla işçi hakları gelişti, işçiler kendilerine zaman ayırabilir oldu. Dünya medya ve sosyal medya ile büyük bir köy haline geldi bu. Bu iki etken sayesinde insanlar arasında rekabet / ispat sözleşmesi olarak adlandırdığım bir döneme girmiş bulunduk. Bu sürecin öncesinde sınıfların arasındaki ayrım çok daha belirgindi. Her sınıfın kendine has ideal ve normal kavramları olduğu gibi genel perspektiften bakıldığı zaman elit sınıfın hayat tarzının ve ritüellerinin idealize edildiği aşikardı. Elitlerin zamanla oluşturduğu bu pratikler, kendilerini avamdan ayırma güdüsüyle birlikte aynı dili konuşabildikleri bir sınıf ile hemhal olabilmeleri adına dinamiklerini bir şablona oturtup sistematik haline getirebilmeleri arzusunun bir tezahürüydü. Elitlerin avama göre başta zaman olmak üzere maddiyat vb. birçok hususta geniş olanakları vardı. Birçok pratiğinde estetikten ziyade verimliliği esas alan avama nazaran elitlerin, zaman ve verimlilik gibi dertlerinin olmaması doğaldır. Bu sebeple elitler birçok pratiğini uzun seremonilere ve ritüellere dökmüşler, bu alışkanlıkların daha sofistike ve komplike olmalarını sağlamaya çalışıp bir gelenekler silsilesi yaratarak zarafetin doruklarına ulaşmayı amaçlamışlardır.

Sanayi devrimi köyden kente göç trendi başlamıştır. Sanayi devrimi kavramı denince akla 18. yüzyıl gelse de her diyarın sanayileşme vakti farklıdır. Gayet tabii şehirleşme dönemi de farklı zaman dilimlerindedir. Köyden kente göçle birlikte dünün köylüleri kendi köy kültürlerini muhafaza etme eğiliminde olmuşlardır ve bu sebeple yeni bir klik ortaya çıkmıştır. Bu klik için avam ifadesi kullanılabilir. Avamlar yaşam pratiklerini koruyup şehre uyarlarken çeşitli krizler yaşamıştır, bu krizler kendi klikleri içinde benzerdir. Kaynağını kırsalın ananesinden alan modern yaşama sayıp söven isyankar bir kültür avamda egemen olmuştur. Bu klik kendi içine kapalı olduğundan daha şehirli olan sınıf ve elitlerle arasında kast sistemi gibi derin sınırlar olmuştur ve bir arada bulunmaları ise genellikle patron işçi diyalektiğinden mürekkeptir. Bu yüzden zengin ve yoksul ikiliği keskinleşmiştir. Avamlar idealin zengin ve şehirlileşmiş olduğunu düşündüğünden dolayı kamusal alanda bu sınıflara saygısızlık etmemekle birlikte kendi içlerinde düşmanlık duymuşlardır. Avamlar şehirlileşmiş insanları ahlaksızlıkla ve dejenere olmakla itham ederken şehirlileşmiş insanlar avamları ahlaksızlık ve görgüsüzlükle itham etmişlerdir. Avamın içinden gelip şehir hayatına tutunma, hor görülme ve çalışma koşulları konusundaki sorunlarını bilen sanatçılar avamın sesi ve isyanı olup ikonlaşmışlardır. Avamın ikonları bu isimler olmuştur. Avamın normal yaşam tarzı da şehirle köy arasında sıkışıp isyanla taşan, hor görülmekten yıldığı kadar bu durumu sahiplenen girift bir durum olmuştur. Bu sadece ülkemizi de kapsamamaktadır. Şehirlileşmiş olanlar bu kültürü küçümserken bu kültürün kendilerini avamdan ayıran net bir ayrıma neden olmasından ötürü ise ciddi anlamda bir rahatsızlık duymamışlardır. Bu ikilik derin bir ikilik olup şehirlileşmeye çalışan bir avamın diğer avamlarca yadırganmasına sebep olduğundan avamlar uzun bir süre şehirlileşmeye direnmişlerdir. Bu durum sınıf atlama isteği duyan avamlar hariç herkesin işine gelmiştir. Avamın ideali ise zengin olmak olmuştur. Sistem ise avamın zenginleşip serpilmelerine pek de olanak sağlamamıştır. Zengin olabilmek adına ise zenginliklerini halihazırdaki zenginlerden ziyade kendileri gibi avam olan sınıftan beslenecek bir biçimde inşa edebileceklerdir. Bu da ancak yasadışı yollarla, dolandırıcılıkla mümkün olmuştur. Zengin sınıf, avamı sağabilen avamı sağabilmek için koruyup kollamış, taşeronluk yaptırmıştır. Bu yüzden bu devirle birlikte avamlar arasında ahlaksızlık tavan yapmıştır.

Aradan seneler geçtikçe köyden şehre göçen insanlardan doğan nesiller şehir dinamiklerine adapte olmaya başlıyor. Bu adaptasyondaki en önemli faktörler okudukları okullar ve çalıştıkları plazalar oluyor. Bu neslin öfkesi ve isyanı önceki kuşaklardaki gibi uyum sağlayamadıkları şehir yaşamından ziyade evlerinde egemen olan köy kültürü ile sosyal çevrelerinde egemen olan şehir kültürü arasındaki sıkışmışlıktan kaynaklanıyor ve bu neslin yönelimi şehir kültürü oluyor. Medyanın gelişmesinden bir magazin rüzgarı esiyor ve bir pop kültür oluşuyor. Bu sebeple bütün dünyada ikonlar çağı başlıyor. Sinemada, müzikte, sporda vb. birçok alanda var olan ikonlar, kusursuz birer modern çağ peygamberlerinden ziyade iyi ve kötü yanlarıyla, çalkantıları ve skandallarıyla antik Yunan tanrıları rolünü üstleniyorlar. Bu ikonlar da bilhassa gençlerce idealize edilirken çağın normali ise bu ikonları taklit etmek oluyor. Bu dönemle birlikte daha demokratik diyebileceğimiz bir sürece giriliyor, sınıflar birbiri ile çok daha fazla temasa geçiyor. Belli bir yaşın üzerindeki elit sınıf da avam sınıf da dönemin pop kültürüne kapılmış gençleri tenkit ediyor. İki sınıfın da tenkidinin arkasındaki en önemli motivasyon, gençlerin kendi sınıflarının kültürünü layıkıyla sürdürememesi düşüncesidir.  Fakat pop kültür konusundaki eleştiriler karşısında avam sınıfın bilhassa gençleri daha şanssız oluyor. İdealize edilen yaşam tarzının ve ikonların taklidinin avamda sakil durduğu düşüncesi kimilerinde yaygın bir tutum oluyor fakat bu tutum gerçek elitlerden ziyade tam manasıyla elit olamadığı halde kendini elit addeden, yalnızca avam sınıftan daha önce şehirlileşmiş sınıfta vuku buluyor çünkü bu kesim avamın kendilerine öykündüğünü görünce kendilerinin de elitlere öykündüğünü ve aslında elit olamadıklarını anlıyor. Günlük yaşamda şehirli toplum gerçek bir elite denk gelemediği için keçinin olmadığı yerde Abdurrahman Çelebi olabilmiş bu sınıf, ayrıcalıklı kalabilmek adına kendi sınıfına aşağı tabakadan gördüklerini kabul etmiyor buna mukabil bu sınıfın ayrıcalıklı tarafları ise tamamen avam - şehirli diyalektiğinden kaynaklıdır. Bu diyalektik yıkıldığı takdirde kendilerini ayrıcalıklı görebilmeleri de mümkün değildir. Ayrıca lümpen olarak yaftalan grupların kendilerini taklit etmesi ise bir yerde bu sınıf adına onore edici bir durum olmakla birlikte lümpen ve ilişkisi oldukça girift bir konudur. Pop kültürü reddeden insanlarla birlikte yeni bir akım doğmuş, bunun bir yansıması da rap, metal ve hippi camiaları gibi alt kültürler olmuştur. Bu başkaldırı ve reddetmeye dayanan kültürler ise zamanla sistem tarafından popüler kültüre yedirilip sisteme entegre edilmiştir. Rap müziğin ilk zamanlardaki ilhamını alıp meyve verdiği konularla sonraki dönemlerdeki konuların farkı da bunu kanıtlar niteliktedir.

Sosyal medya platformlarının kurulup insanlar arasında yaygınlaşması önemli bir mihenk taşı olmuştur. Bu sayede dünyanın dört bir yanındaki insanların birbirleriyle etkileşimi mümkün hale gelmiştir. Sosyal medya tüketim kültürünü daha da perçinlediği gibi sıradan insanların bu konuda önemli bir aktör olmalarına neden olmuştur. İnsanlar sosyal medya profillerinde adeta kendi kimliklerini kurgulayıp diğerlerince algılanmak istemişlerdir. Bu kimlik kurgusu sosyal medyada inşa edilirken gündelik yaşama da yansımıştır. İnsanlar sosyal medya akımlarına katılıp sosyal medyanın jargonunu benimserken dışlanmamak adına genel bir kabuk oluşturmuştur. Sistemin kendine yontabildiği niş seçimlerle özel ve biricik olabilmişlerdir. Bu dönemin ikonları ise ünlüler ve influecerlar olmuştur fakat sosyal medyadaki çeşitli akımlara ve etkinliklere katılan sıradan insanlar da kendini influecerlar gibi hissetmişlerdir. Bu dönemde akım olan, moda olan her şey sıradan insanlarca takip edilmiştir. Yani normal ile ideal olan tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yakınsamıştır, dolayısıyla ideal ile normalin pek de farkı kalmamıştır. Artık sınıflar arasındaki kültür ihracatı yukarıdan aşağıya olmaktan ziyade aşağıdan yukarıya doğru olmuştur. Çünkü yukarı olarak addedilen sınıftan aşağı olarak addedilen sınıfa akabilecek bir pratikler eskisine nazaran çok azalmıştır, azalmasa dahi tüketim kültürü içinde üst sınıfın pratikleri fazla seremoniye dayalı olduğu için kolay ve hızlı tüketilebilir de değildir. Kültür ihracatının yön değişimini üst sınıf olarak nitelendirilenlerin çocuklarının kokoreç yemelerinden, rap dinlemelerinden ve hatta partner seçimlerinden anlayabiliriz. Normal ile idealin farkı neredeyse kalmadığı için bu dönemde ayıp veya utanma gibi kavramlar oldukça zayıflamış, en utanılacak kavram ise zamanın ruhu gereği göz önünde olmamak olmuştur. İnsanlar göz önünde olmak adına dikkat çekebilmek için her türlü saçmalığı denemişlerdir. Bunda çocuklarının özel olduğuna inanarak yetiştiren ebeveynlerin rolü de yadsınamaz. Çocuklarını serbest bir biçimde birey olması kaygısıyla yetiştiren ebeveynler aslında çocuklarını kendi uzantıları olarak gördükleri için onlar adına mükemmeli arzulamış, epey iltimas göstermişlerdir. Bu atmosferde yetişen çocuklarsa birey olabilmekten ziyade özel olabilmeyi görev edinmişlerdir. Buradaki özel kavramı ise farklıdan ziyade gözde anlamında şekillenmiştir. Yani görünürde birbirlerinden farklı olsa da yaşama amaçları birbirinin bire bir aynısı olan, popülerlik kaygısıyla kavrulan ve savrulan bir nesil yetişmiştir. Bu dönemde arşa çıkan Woke kültür ve politik doğruculuk akımları normal ile idealin reddiyesine dayanmaktadır. Doğru bir zeminde inşa edilen eğri bir bina olmuştur. Beyaz üstünlükçü ideal kadın ve erkek anlayışını yıkmakla birlikte ister istemez dünün avantajlı kesimini kısıtlamaya kalkmıştır. Ayrıca dünün dezavantajlısını gereğinden fazla kayırmıştır fakat bu anlaşılabilir bir dengedir. Bu dönemde normal ile idealin farkı ortadan çok azaldığından dünün mağdurları bugün cesurca göz önüne çıkmış, dönemin ruhu ile yetişen etikten yoksun insanlar da bu kesime izansızca zorbalık yapmıştır. Şüphesiz ki bu dönem insanlık tarihinin en büyük kırılma noktasıdır. Bu dönemden sonra tıpkı bu dönem gibi bir kriz dönemi yaşanacak, yeni normaller ve idealler belirlenecek ve yeni dönemin de ardından gerçek insanlık çağı başlayacaktır, başlamalıdır. Bu paragrafta dediklerim ispat / rekabet sözleşmesinin zorunluluğudur. Normal olan insan gibi yaşamak, ideal olan ise kendin gibi yaşamaktır. Bu temenni ise kendilik sözleşmesinin getirisidir.

4 Kasım 2025 Salı

Cesaret mi Esaret mi

    Cesaret, hiç şüphesiz ki insanoğlunun en çok anlatılmış ve mitleştirilmiş tavırlarından biridir. Bu gayet anlaşılabilir bir olgudur çünkü cesaret, statükoda beklenmedik bir durumdur. İnsanoğlu her ne kadar statükoya boyun eğse de statükoya baş kaldıranları sever veya onlara ilgi duyar. Cesurca girişilen eylemin sonu iyi de bitse kötü de bitse ortada anlamlı bir hikaye olacaktır. İnsanlar da hikayelerle yaşar. 

Kaygıya karşı cesaret bilinçli bir seçim olduğundan doğada örneği yoktur. Hayvanlar stres anlarında hayatta kalma içgüdülerinden hareketle çeşitli tepkiler verebilirler. İnsanlar da hayatta kalma uğruna çeşitli davranışlar gösterebilir ama bunu değerlendirmeyeceğim. İnsanların cesur davranışları hayatta kalma güdüsüyle olduğu kadar kimi zaman da var olma mücadelesiyle alakalıdır. Her cesur davranışın altında varoluşsal bir kaygı yatar, kimlik kazanma mücadelesi yatar, korkular yatar. Bu korkular da insanın kendi içindeki çıkmazlardan doğar. İnsanlar korku ve kaygılarıyla onları yansıtarak ve bastırarak başa çıktığı gibi onların üstüne giderek de sönümleyebilir. 

Cesaretten bahsedince korku ve kaygılardan bahsetmeden olmaz. İnsanlar ölüm korkusu ile kuşatılmıştır. Ölüme karşı duyulan bu müthiş korkunun yükü taşınabilecek gibi değildir. Bu yüzden ölüm korkusu başka kaygılara yansıtılarak bastırılır. Ölüm korkusu, yaşam kaygılarına dönüşür. Yaşam kaygıları var olma sürecinin olmazsa olmazlarıdır. İnsanlar dışlanmamak, bir bütüne eklemlenmek, fark edilmek, bir hikaye oluşturmak, inanmak ve inandırmak ister. Nihai sonun ölüm olduğu bu dünyada bunlar anlamsız da gelebilir, daha da anlam kazanabilir. Fakat insanlar umudu bulamadığında değil anlamı bulamadığında kaybederler. İnsanın başına gelen kötü durumlar da bir hikayenin parçası olarak bir anlam kazanabilir. Bu uğurda umutsuzluk veya hayal kırıklığının yadsınamaz bir rolü vardır. Anlam ise yalnızca uhrevi ve doğaüstü kavramlardan mürekkep değildir. İnsanın beslediği ve dallandırmaya devam etmek istediği benlik sermayesi, kendisinin hayat ağacıdır. Bu ağacın dalları kuruyabilir, yaprakları dökülebilir ama yine de kökleri sımsıkı toprağa sarıldığı sürece var olur. Hayat artık anlamlı gelmediği zaman ve dahası anlama olan inancın yitirildiği zaman hayat ağacı ölecektir.

Her canlı hayatta kalır ama yalnızca insanlar var olabilir. Var olmak nasıl yaşayacağımızı ve davranacağımızı, nelere inanacağımızı, nelerden hoşlanacağımızı ve hoşlanmayacağımızı belirleme serüveni olduğu gibi neler yapacağımızı öngöremediğimiz sürprizler karşısında kendimizi tanıma sürecidir. Eğer tüm bunları bir bütün olarak ele alırsak insanların kendileri kadar başkaları tarafından nasıl algılandığı üzerine de bir varoluş kurguladığını anlayabiliriz. O zaman her varoluş biçimi de yaşadığı toplumdan izler taşımaktadır. Yaşanılan toplumun ahlakı ve kültürü baz alınarak bir varoluş belirlenir, buradaki amaç yadırganmaktan ve dışlanmaktan kaçınmaktır. Yani insanın varoluşunda topluma dair çeşitli kaygıları da barınmaktadır. Varoluş genel olarak bir kimlik kurgulama ve bu kimliği muhafaza etme sürecidir. Kimi insanlar da toplumunun kültürüne aykırı ve cüretkar bir kimliği seçebilir fakat zannedilmemelidir ki bu cüretkar kimlik kaygılardan azadedir. Eğer insanın en büyük arzularından biri algılanmaksa, marjinal ve hatta ucube olarak algılanmak en keskin algılanış biçimlerinden biridir. Yani tabuları yıkma konusunda son derece cesur kimliklerin arkasında genellikle algılanma ve var olma konusunda oldukça derin kaygılar yatmaktadır.

İnsanlar kimliklerini kaybetmekten korktukları için daima kimliklerini muhafaza etme eğilimindelerdir. Oysaki bu kimlikleri genellikle insanın kendisi seçmez. Bu kimlikler bulunduğu çevrenin yapısına göre toplum tarafından kendilerine biçilmiştir. İnsanlar da bu kimlikleri benimseyip kendilerine bir kılavuz olarak bellerler çünkü bu kimlikler, insanın kimlerle ilişkilerinin olup olmaması gerektiğinden nerede nasıl davranıp davranmaması gerektiğine kadar son derece net bir tayin edici vazifesinde olduğundan dolayı belirsizliğe tahammülü olmayan insanoğlu adına oldukça konforlu bir mefhumdur. Kimlik muhafazası adına insanlar, gerektiğini düşündükleri zamanlarda cesur olarak nitelendirilen biçimde davranırlar. Gettoda yaşayan bazı insanlarda sıklıkla rastlanan cevval tavırlar, yalnızca kendini koruyup söz sahibi olma mücadelesinden ibaret değil, oraya yakışan kimliği sürdürerek sosyal çevresince dışlanmamayı ümit eden bir refleks olduğundan dolayı altında büyük bir kimlik muhafazası kaygısı yatmaktadır. Plazalarda üst düzey pozisyonlarda çalışan bir yöneticinin sonucunu tam olarak kestiremediği kararları alması da iş bitirici sıfatından feragat etmeme isteğinden kaynaklanır. Sevmediği halde arkadaşlarıyla futbol oynayan bir çocukta da, aslında gitmek istemediği tatile gidip sosyal medyada paylaşan beyaz yakalıda da, herkesin ilişkisi var diye aşık olmadığı birisiyle beraber olan bir üniversitelide de, bir dava uğruna inanmadığı halde daha fazla radikalleşen siyasetçide de benzer kaygılar vardır.

Yani insanlar istedikleri kimlikleri edinebilmenin bir bedeli olarak çoğunlukla kendileri olamazlar. Hatta kendileri olmaktan bir hayli korkarlar çünkü edindikleri kimliğin dışına çıktıkları anda kabul gördükleri sosyal çevre tarafından yadırganıp dışlanacakları gibi yeni kimlikleri, yani asıl benlikleri, ile ne yapacaklarını ve nasıl yaşayacaklarını tahayyül edemedikleri bir yola çıkarlar. İnsanlar da kılavuzsuz yaşayamayacağı için genellikle buna cesaret etmekte zorlanırlar. Bu kaygıyı da, yani bir yığının parçası olma kaygısını da, toplumca yadırganmayacak niş tavırlar veya yönelimleri ile bastırıp kendilerini marjinalize etmenin büyüsü ile özel hissederler. Zaten sistem bu tavra göz yummanın ötesinde bu tavrı, yeni seçenekleri kendine entegre eder ve sistemin devam etmesini sağlar. İnsan da böylesine basit bir varlık olmaktan geri durmaz. Yani cesareti bile esaretten doğar ki buna cesaret demek ne kadar mümkünse.

Aynı insanoğlu her zaman bir rekabetin içerisinde olduğundan dolayı kendisine denk olarak gördüklerinin başarılı olmasını istemez, özellikle kendisinin düşleyip de başaramadığı hususlarda bu kıskançlık daha da katmerlenir. Mevzubahis kişi ancak belirli bir seviye kat edip meydan okumasına daha da güçlenerek devam ederse toplumdan desteğini alabilir. Çünkü o cesur insanın belirli bir eşikte takılması halinde toplum bunu utanmadan kendi arifane yönüne yontar ve yüzsüzce 'ben demiştim' der, toplum cesurların başarısızlığına karşı avantacı bir tavırla beslenir. Elde edilen başarıyı desteklemekten de geri durmazlar çünkü mevzubahis başarı sadece cesur birinin değil toplumun başarısı da oluvermiştir. O yüzden birçok cesurca başarı; insanların dile getirmek isteyip de getiremediği temellerden inşa edilir, kağıttan kaplan statüko çökertilir, bu adımlar toplumdan desteğini almak adına pöpülistleşerek toplumun genelini kapsar, yeni ve kuvvetli bir kimlik inşasıyla devam eder, o kimliğin kemikleşmesi ile diğer güç unsurları kendilerine pay vererek sisteme entegre edilir, ardından cesur birinin baş kaldırmasıyla çözülür ve eski kimlik toplumun geniş unsurlarınca inkar edilir. İnkar edilme ve ardından ikna edilme safhasının başarıya ulaşması yeni kural koyucuların ömürleri için en belirleyici faktörlerden biridir.

Mafyalar ve eşkıyalar gibi çekinilen unsurlar açısından cesaretleri en büyük sermayeleridir. Kendi konumlarına alıştıkları süre kapsamında gün be gün daha da cesur olmak zorundalardır. Çünkü cesaret konusunda herhangi bir zafiyet göstermeleri çözülmeleri anlamına gelir. Saygınlıklarını, rakipleri tarafından ne kadar korkuldukları ve böylece toplumu ne kadar etkileyebildikleri ile inşa ederler. Sadece korkutma yetmez. Toplumdan biri olduklarını ve toplumun iyiliğini düşündüklerini aktarabilmek adına toplumla içli dışlı olarak önemli yardımlarda bulunurlar, toplumun kanayan yaralarını onarmaya çalışırlar ki bu kazandıkları servet karşısında kayda değer olmayan bir bedeldir. Dünyayı bir köpek gibi siyah beyaz olarak gören ve mukayese yeteneğinden yoksun insanlar ise bu adamları mesih belleyebilirler. Maskülenite zırvasına hapsolup bu uğurda kendilerini gerçekleştiremeyen erkekler bu adamlara hayran olur, güç mefhumunu fetişize eden kadınlar da kendilerine hayran olur. Oysaki bu adamlar ekseriyetle korkak olmakla beraber devlet denen mekanizmanın pis yüklerini yüklenerek devasa menfaatler elde eden taşeronlardır. Hiçbir ülke fark etmeksizin toplumların ekseriyeti bunları yüceltecek kadar bayağıdır. Mafyalar cesaretin esareti konusunda en keskin örnek olabilirler.

Bir de insanların kendi potansiyellerine karşı epey derin kaygıları vardır. İnsanın potansiyelinin sınırları bir nevi insanın kendi sınırlarıdır. Dolayısıyla insanlar kendi potansiyellerinin sınırlarıyla yüzleşmekten genellikle kaçınırlar ve kendilerini herhangi bir bir alanda çok fazla zorlamazlar. İnsanlar toplumdaki konumlarını belirleyebilip hayata tutunma amacıyla birbirleriyle rekabet halindedir, bu durumu rekabet sözleşmesi veya ispat sözleşmesi olarak isimlendiriyorum. Rekabet somut bir olgu olduğu gibi aktif bir çaba gerektirir. İnsanlar arası rekabete göre bir hayat kurgulamak durumunda kalırız. İspat ise soyut bir olgu olmak zorunda değildir. Hayatımıza göre ispatlar kurgulayabiliriz. Bahsettiğim rekabet olgusu insanların yeteneklerinden ziyade idealize edilen yaşam tarzının sürdürülebilmesi adına tüketim alışkanlıklarında vuku bulur. Yani insanlar kendi potansiyellerini zorlayıp kendileriyle bir rekabet halinde olmaktansa diğer insanlarla rekabet halinde olmayı seçerler. İnsanlar kendi potansiyellerini kutsayıp bunu kendilerine ve diğer insanlara anlatmayı severler. Diğer insanlar ise bu hikayelere gerek araları bozulmasın diye gerekse de kendi hikayeleri de dinlensin diye şiddetli itirazlarda bulunmazlar. Bu potansiyel anlatıları insanların ruh sağlığının bozulmaması için önemli bir görev görmektedir ama insanların ruh sağlığı zaten bozuk bir zeminde inşa edilmiştir. Çağın normalleri insan doğasının önüne geçtiğinden dolayı bu dilemma göz ardı edilmektedir. Kendi potansiyelini zorlayabilme konusunda bile acziyete düşen insanoğlu alternatif hikayelerle başarısızlığın verdiği çöküntüyü doldurabilmektedir. Ben ders çalışsam sınavı kazanırdım, istesem daha yüksek bir maaş alırdım, koşsam Barcelona'da oynardım ifadelerini kullanan herkes bahsettiğim durumdan mustariptir. İnsanlar kendi potansiyeline duydukları kaygının yükünü yalnızca alternatif hikayelerle hafifletmez. Başarılı kişi veya gruplarla kendini özleştirip onların başarısını kendine yontarak başarı devşirebilirler. Bu uğurda insanların kimliklerini nasıl kurgulayıp fanatizmde ne kadar ileri gidebileceğini anlamak istiyorsanız, ezilenlerin sesi olduğu iddiasına yaslanarak kabadayılıkları ile kimi grupları bastıran siyasetçilerle toplumların patolojik ilişkisine bakabilirsiniz. İnsanların kendi potansiyellerine karşı duydukları kaygılar başarısız insanlara karşı tutumlarıyla da ortaya çıkabilir. Bir dava uğruna cesurca atılıp başarısız olmuş kimseler toplumca topa tutulur. Başarısız kişinin başarısızlığı, hiçbir şey denemediği için ne başarılı ne de başarısız olan korkaklarca müthiş bir şeydir. Oysaki potansiyellerimizi biz belirlemezken potansiyelimizi ne kadar zorlayacağımız bizim elimizdedir. İnsan her alanda başarılı olmak zorunda değildir, olamaz da. Başarı alternatif evrenlerde değil içsel yüzleşmelerde saklıdır.

Cesaret bağırmaz, usulca hareket eder. Cesaretin takdir ve ödül beklentisi olmaz. Cesaret dimdik bir duruştan ziyade kendine özgü bir duruştur. Cesaret makul olanı değil kendin olanı, doğru olanı emreder. Cesaret, her türlü esarete karşı olduğundan dolayı cesur olmak da dahil olmak üzere toplumun insana giydireceği hiçbir gömleği umursamaksızın yaşamanın peşindedir. Cesaret diğer insanlara karşı takınılabilecek bir tavır olduğundan daha çok insanın kendisine karşı tutumları ile alakalıdır. Cesaret insanın kendisini aşma ihtirası değil insanın kendisiyle yüzleşerek kendince girişeceği bir yolculuğun feneridir. Cesaret esareti aşar fakat sınırlarını da olgunlukla kabul eder.

14 Haziran 2025 Cumartesi

SAHİPLİK SÖZLEŞMESİ: Kadın Erkek ilişkilerinin Toplum Düzeni İnşası

     Açıkçası bu yazıyı yazarken gerek sosyolojiyi gerek kültürel antropolojiyi gerekse de diğer önemli disiplinleri yeteri kadar bilmediğimin farkında olsam dahi bu yazıyı yazma konusunda kendimi tutamadım. Bu yazı belki uzun olacak fakat kadın erkek ilişkilerinin toplum düzenini nasıl inşa ettiğini, cinselliğin önemini ve görevini, modern dünyanın beşeri krizlerinin sebeplerini tutarlı bir zeminde ilişkilendirip açıklayabileceğime inanıyorum. Bu hususta yazacaklarım savunduğum fikirler değil, tespit ettiğim durumlardır ki bunun altını kalınca çizmek isterim. Bunu da belirttiğime göre başlayabilirim.

    İnsan beyninin bir kıyaslama makinesi olduğundan bahsetmiştim. Bu kıyaslama makinesinin en büyük işlevi alınan girdileri kategorize ederek çeşitli şemalarla eşleştirip işlemesidir. Bu işlemler hızlı ve garantici kararlar alabilmeye yaramaktadır. İnsan beyni nasıl sonsuz kavramını tahayyül edemiyorsa eşitlik kavramını da idrak edemez, etse bile kabullenemez. Yani insanın  istemsizce her şeyi kıyaslama refleksi aslında bir güç tayini kurgulayıp mevcut durumda kendine göre optimum pozisyon edinebilme yöneliminden başka bir şey değildir. Güç -ki bu güç kavramının kendisi ortamdan ortama değişebilmekle beraber kesinlikle insanlarca hissedilebilen bir olgudur- eşit dağıtıldığı takdirde kaos çıkar, eşitsizlik olduğu takdirde düzen oluşur. Güç dengesi ne kadar asimetrik ise sistemler o kadar düzenlidir. Yani dengesizlik ilişkilerde dengeyi, denge ise ilişkilerde dengesizliği getirir. İnsanoğlu tarih boyunca genel olarak mutlak güce ulaşmak istemiş, ulaşamadığında ise otoriteye bile isteye boyun eğmiştir. Kendini gücün paydaşlarından biri hissedebilmek adına gerçekliği tartışılır fakat soyutluğu su götürmez bir gerçeklik olan olgulara tutunmuştur. Yani insanoğlu mutlak gücün sahibi olmadığını ve olamayacağını bilse dahi bu gibi olgularla kendini bir 'sessiz güç', 'derin paydaş' olarak addedip avutmuştur.

Kadın erkek ilişkileri de bu bağlamda süregelmiştir. İnsanoğlu var olduğundan yakın zamana kadar fiziksel olarak daha büyük ve güçlü olan erkekler kadınlara karşı baskın konumda olmuşlardır. Fakat erkeklerin bu fiziksel üstünlüğü bütünüyle zorbalık üzerine olsaydı bu uzun vadede erkekler de dahil hiçbir insanın işine gelmezdi. Bu fiziksel üstünlüğe dayanarak bir sistem kurgulamak olabilecek en mantıklı hamle olurdu. Hem bir temele dayanarak hem de gerek ön kabullerle gerekse de sonradan şekillenen yargılarla erkeğin egemenliğini esas alan bir düzen kuruldu. Erkek egemendi fakat toplumun biçilen rollerinin dışında olmayan her ferdini de kapsıyordu. Her insan elinde olmaksızın kendisine biçilmiş rolü ve kendi bireysel meziyetleriyle sistemin eşit olmasa da karlı birer ortağı oluyordu. Temeli düzgün atılmış, net ve güçlü bir sisteme itaat etmek ise kaosa göre kesinlikle evlaydı. Sistem gayet tabii eşitlikçi değil fakat 'maalesef' insanoğlu eşitlikçi bir düzen kuramaz, kursa bile sürdüremez.

Hem toplumdaki hem de ailedeki kadın erkek ilişkileri adeta kadına göre güçlü olan erkeğin egemenliği ve erkeğe göre daha arzulanabilir konumdaki kadının arasında oynanan bir danstı. Kadın maalesef meta konumundaydı, ben yazının bu kısmından sonra meta yerine mal diyeceğim. Kadını değerli bir mal konumuna getiren ise üremeydi. Bu hem soyun devamı anlamına gelirken hem de cinsel ihtiyaçların karşılanması anlamına geliyordu. Bu denli güçlü konumdaki erkekler cinsel ihtiyaçlarını genel ölçüde tecavüz gibi gayrimeşru yollarla değil de neden evlilik veya prototipi gibi meşru yollarla karşılıyorlardı? Çünkü ahlak, kültür, töre, ön kabuller ve düzen herkesin işine geliyordu. Tüm bunlar sayesinde statükonun avantajlı veya dezavantajlı konumundaki aktörü olunsa bile daha uzun yaşayabilmek ve bu sayede neslini sürdürmek gibi ortak bir çıkarın paydaşı olunuyordu. Bu statüko da güçlünün hükmetmesine karşın herkesin yaşayabilmesini vadediyordu. Güç hiyerarşisi elbette ki her yerdedir, iki cinsiyet arasında ise erkeğin egemenliği barizdir. Kadınlar erkeğin malıdır. Kadının kendisi değil ona biçilen rol esastır. Kız alıp verme yolu ile aileler arasında ilişki kurulup iş birliği yapılabilir. Yani bir kadın oğlu için işlerini görecek kutsal bir varlıktır, kızı için kendini mevcut düzene hazırlayacak bir öğretmendir, ailesi için diğer ailelerle ilişki kurabilmek için veyahut bir çıkar elde edebilmek için kullanılacak bir nesnedir, kocası için bütünüyle sahip olduğu bir maldır ki buna uzun uzun değineceğim.

Karı koca arasındaki ilişki adeta bir sahiplik ilişkisidir. Erkek mal olarak gördüğü kadınının mutlak sahibidir. Bir erkeğin bir kadınla evlenebilmesi yolundaki gerek şartı bakireliktir. Çünkü bir kadının mutlak sahibi olabilmek adına bakirelik elzemdir. Sosyal bir hayvan olan insanoğlu el alem ne der kaygısıyla yaşar. Bir erkek karısının kendinden önce başka erkeklerle cinsel ilişkiye girmesini etrafta dolaşacak dedikodular yüzünden istemezdi, bu dedikodular yüzünden karısının mutlak sahibi olmadığı açığa çıkardı. Hiçbir erkek itibarından ödün vermemek için bakire olmayan bir kadınla evlenmezdi. Çünkü bu durum kadının mutlak sahibi olamadığı düşüncesini getirecekti. Erkekler karılarını kendi malı olarak görmekle kalmayıp adeta kendi uzantıları olarak ele alırlar bu da erkeğin karısıyla özdeşleşmesini, bütünleşmesi doğurur. Yani bakire olmayan bir kadınla evlenmek demek erkeğin de namusunu zedelerken bir nevi erkeğin de bakireliğini elinden alırdı. Burada bilhassa erkek için bakire kavramını kullanıyorum, cinsel ilişki yaşamayan erkeklere bakir denirken neyi kast ettiğimi anlamanızı isterim. Bugün bile bakireliğe keskin çizgilerle önem veren erkekler var. Bu erkeklere; dünyada sadece iki insanın kalacağı bir senaryo sunun. Biri kendisi diğeri de kendi ölçütlerince güzel bulacağı bir kadın olsun fakat bu kadın bırakın bakire olmayı zamanında fahişelik yapmış bir kadın olsun. Bir çoğu bu kadınla düşünmeden cinsel ilişkide bulunacaklarını söyler ve yine hatrı sayılır bir kısmı bu kadından çocuk yapacağını dolayısıyla evleneceklerini kabul eder. Yani önemli olan kadının 'temiz' olup olmamasından ziyade toplum nazarında 'temiz' olmasıdır. Birçok karar gibi bu da insanın toplum karşısında düşeceği durumu gözetir. Ortada bir toplum yoksa ahlaktan kime ne ki? Neyse yazıma devam edeyim. Peki bakire olmayan bir kadınla asla evlenmeyen erkekler dul bir kadınla evlenme konusunda nasıl çok daha yumuşak olabiliyordu? Bir kadının ilk sahibi olabilmekten de öte bunun bir sözleşme mahiyetinde merasimle olması önemlidir. Nikah, düğün ve benzeri merasimler meşru bir birlikteliğin ilanından başka bir şey değildir. Önemli olan düzendir, önemli olan statükodur, önemli olan ahlaktır, önemli olan töre ve kültür yani önemli olan toplumsal bir meşruiyettir. Unutulmamalı ki statükoyu oluşturan güç dengesini oluşturan koşullardır, koşulların değiştiği bir ortamda veya bambaşka olduğu bir evrende dengeler yine kurulacaktır fakat bambaşka dengesizlikler üzerine inşa edilecektir.

Bir erkeğin belli başlı kadınların sahibi olacağı kabul edilir. Buna sahiplik sözleşmesi adını veriyorum. Sahiplik sözleşmesi kapsamında insanlara verilmiş roller net, anlaşılır ve makul bulunmuş olacak ki yıllarca geçerli kalmıştır. Sahiplik sözleşmesine göre iki çeşit sahiplik anlayışı vardır. İlki zaten doğar doğmaz, bir şey yapmaksızın edinilen sahipliklerken ikincisi sonradan kazanılan sahipliklerdir. Doğar doğmaz kazanılan sahipliklere göre bir erkeğe nikah düşmeyen kadınlar o erkeğin doğal mallarıdır. Yani bir erkeğin annesi, kız kardeşleri, büyükanneleri ve bir sahibi yoksa teyze ve halaları bu kapsamdadır. Kazanılan sahipliğin başat örneği ise erkeğin karısıdır, ardından belli bir yaşa kadar erkek çocukları ve evlenene kadar kız çocukları gelir. Bir erkekle evlenen kadın aslında onun malı olacağı bir sahiplik sözleşmesine imza attığını bilir. Birinin malı olmak sahipsiz kalmaktan iyi olacak ki birçok kadın evlenmiştir fakat burada tabii ki toplumsal normları da yadsımamak gerekiyor. Bir erkeğin himayesi altındaki her kadın, alttan alta erkeğini yönetmeye ve yönlendirmeye çalışır. Bu hem kadının hanedeki güç istencinden kaynaklanır hem de diğer kadınlara karşı daha güçlü ve ayrıcalıklı konuma gelebilme arzusundan kaynaklanır. Yani erkeğini yönetebilen kadın aslında çevresindeki diğer kadınlardan da erkeğinden de daha güçlüdür. Kaynana gelin ve gelin görümce çatışmalarının esas sebebi de budur. Birey olarak yetişmemiş ve yaşayamamış kaynana ve gelini arasında, hangimiz erkeğin esas uzantısıyız çatışması başlar. Daha baskın gelen esas mal ve uzantı olacağından diğerine ve diğerlerine üstünlük kurmuş olur. Bu paradigmaya yetişmiş kadınların kesinlikle birey değil mal olduklarını çokça vurguladım. Burada erkek de tam anlamıyla birey değildir. Ona atfedilmiş güç de onu araçsallaştırıp fetişize etmiştir. Erkek, toplum normlarının izin verdiği kadar özgür olabilir, bu imkanlar kadına göre çok daha fazladır fakat yine de sıradan bir erkeğin birey olmasına da yetmez. Toplumun normları genellikle el alem ne der kaygısı üzerine kurulup aile şerefi ile nesilleri sürdürebilme amaçlıdır. Bir erkeğin, erkek kardeşi vefat ederse dul kalmış karısıyla evlenmesi yaygın bir durumdur. Sahibini kaybeden kadın, kaybettiği sahibinin en yakınının malı olur. Sahipsiz kadın başka biriyle evleneceğine kaynıyla evlendirilmesi daha makul bulunmuştur. Bunda da hiçbir iğrençlik bulunmaz, malımızı başkası kapıp itibarımıza zeval geleceğine yine bizim malımız olmaya devam etsin anlayışı hakimdir. Çünkü kadın, erkeğin uzantısı olarak görülür.

Eğer meseleyi cinsellik yönünden ele almak gerekirse, fiziksel olarak güçlü olan erkek burada da egemendir. Cinsellik ve cinsel organlar dönemine göre merak edilen, kutsanan, tapınılan, tabulaşan ve serbestleşen unsurlar olmuştur. Erkeğin egemen olduğu toplumlarda ise cinselliğe erkekçe bakmak esas olmuştur. Penis bir mızrağa, vajina bir oyuğa benzer. Penis bir kılıca, vajina kılıcın kınına benzer. Zaten bu tarz objeleri çağrıştırmış ve bu minvalde simgeleşmişlerdir. Penisin vajinaya girmesi, kadın bakire ise çoğunlukla kanatması, yer yer canını acıtması da bir saldırı yahut şiddet eylemini çağrıştırır. Fiziksel olarak da, toplumsal roller olarak da, cinsel organların çağrışımları olarak da, cinsel ilişkinin genel yapılış biçimi olarak da erkek, kadına göre egemen ve hakimiyet sahibi konumdadır. Toplumsal roller ile cinselliğin icrası da birbirini bu yönde perçinlemiştir. Cinsellik erkeğin tensel hazlarına hizmet ediyor gibi dursa da aynı zamanda güç istencini ve hakimiyet duygularına da hizmet eder. Hakimiyetin ve rollerin dorukta olduğu cinsellik sırf bu yüzden bile toplum açısından çok ilgi çekici ve önemli bir konumdadır. Erkeklerin birçok zayıf karnı ve mücadelesi de penislerinden ve cinsel performansından kaynaklanır, en azından beslenir. Toplum düzeninin nihai amacı, en önemli gayesi ve icrasına bakıldığında özünü oluşturan cinselliğin tabulaşması gayet beklendik bir hususken eşcinselliğin tabulaşması ve karşı çıkılan bir durum olması kaçınılmazdı. Eşcinsellik başta toplumsal rollere uymayan bir durumdu dolayısıyla toplum düzenini tehdit ediyordu. İkincisi erkek görünümünde kadın rolünde bir insan normlara uymadığından, belirsizliği temsil ettiğinden ürpertiye ve tiksinmeye yol açarak yadırganıp ötekileştirmeye neden oluyordu. Bir erkeğin, başka bir erkek tarafından becerilmesi onun için utanç verici bir durumdu çünkü doğasıyla, biçilen rolüyle ve en önemli amacıyla muazzam çelişiyordu. Bir erkeğin cinsel yaşamında bunları benimsemesi nispeten tolere edilebilir bir durumdu çünkü cinsellik mahrem olduğundan kapalı kapılar arkasında vuku buluyordu asıl önemli olan kadın gibi davranmamasıydı. Burada lezbiyenliğe çok değinmedim çünkü ortada bir tenasül uzuv yokken kim takar eşcinselliği, tabii toplum lezbiyenliği de hoş karşılamazken asıl katlanılamaz olan gey ilişki ve efeminelikti. Eşcinsellik genellikle geyleri kasteder, gey kavramı da genellikle pasif rolü kasteder. Gey ilişkide aktif rol de toplumca hoş karşılanmasa da tolere edilemez de değildi. Çünkü aktif geylerin toplumsal rolüne, toplumun ona yüklediği ödeve nispeten halel gelmeyeceği için toplum düzenini çok da tehdit etmezlerdi. Erkeklerin olduğu sosyal bir ortamda birisi bir travesti veya transseksüel ile girdiği ilişkiyi anlatmaktan çok da çekinmez, diğerleri de olağandışı muzip bir anı olarak ele alıp gülerler biraz da yadırgarlar veya yadırgıyor gibi yaparlar. Bugün dahi geyler birçok toplumda yadırganırken transseksüeller o kadar yadırganmaz. Transseksüellerin daha çok toplumdan dışlanmasına karşın en azından bir cinsel yönelimi seçip rolleri belirli olmasından dolayı geylere göre daha gülünç ve sempatik bulunabilir. Eşcinseller toplum baskısı ve dayatmalarının bir reaksiyonu olarak diğer insanlara kıyasla uçlarda olmaya çok daha meyillilerdir. Birçoğu zaten cinsel yönelimi ile ön plana çıkıp topluma bir haykırıda bulunurlar, bu anlaşılabilir bir olgudur. Bazıları olduğundan çok daha yöneliminin sivri özellikleriyle, cazgırlıklarıyla ön plana çıkarken bazıları da olduklarından daha muhafazakar bir durumda ön plana çıkarlar. İlki bir başkaldırıyken ikincisi bir kabullenme isteğinin tezahürüdür. Toplum iki imajı da kabul etmiyor gibi görünse de aslında kabul eder. Asıl sorun olan eşcinsel kimliği ile ön plana çıkmayan eşcinsellerdir ki bu grubu muhtemelen eşcinsel camia da sevmiyordur diye düşünüyorum. Kendi kimliği ile barışık olduğu için ne sivrilmeye ne tribünlere oynamayan, işinde gücünde, kendine güvenen ve kendini birçok yönüyle geliştirmiş eşcinsel profili toplum tarafından, diğer eşcinsel profillere nazaran daha makul gibi lanse edilse de, asıl rahatsız edici gruptur. Çünkü bu grup kendisine biçilmiş gömleği reddeder, gülünç duruma düşmez, kendiyle gerçekten barışıktır ve örnek bir insan profili çizdiğinden kesinlikle bir kalıba sokulamaz ki bu da toplumların en büyük korkusu olan belirsizliği doğurduğu için katlanılamaz mahiyettedir. Çünkü toplum, sindirerek veya azdırarak şekillendirdiği ve bir kalıba oturttuğu herkesi bir ölçüde kabul eder, belki de sahiplenir.

    İnsan tarih boyunca gücü arzulamış, insanlar da gücün etrafında toplanarak bir düzenin oluşmasına sebep olmuşlardır. İnsanın içinde güç arzusu olduğu sürece hiyerarşik düzenler hep var olacaktır. Düzenin özünü oluşturan güç tanımına sahip olamayacağını bilen insanlar, genellikle düzenin kendilerine dayattıkları rolü sorun etmeden kabul ederler. İnsanoğlunun güç arzusu kadar dışlanma korkusu da en derin ve güçlü kodlarındandır. Üstelik bugün düzenin güçlü bir aktörü olmayan yarın belki güçlü bir aktörü olabilir, kendini buna inandırabilir fakat insan bir kez dışlandı mı çevre değişikliği haricinde bunun geri dönüşü çok zor olmakla birlikte katılacağı yeni çevrede zaten bir yabancı olacağından dolayı kendini kabul ettirip vasat bir role sahip olabilmesi ve bunu topluma kabul ettirebilmesi de oldukça zordur. Sistemler değişebilir, yöntemler değişebilir dolayısıyla yaşantılar da değişebilir. Sistemlerin değişmesi demek sistemlerin dayanağının değiştiği anlamına gelmez. Düzenler hep güç odaklıdır sistemler de bu düzlemde inşa edilir. Zamanın ruhuna göre güç tanımı değişebilir, güç atfedilen olgular da değişir fakat sistematiğin temelini oluşturan düzenlerin özü hep güce dayanır. İkili ilişkilerde de, toplumlarda da, şirketlerde de, ülkelerde de güç kendini belli eder, insanlar kolaylıkla gücü sezer. Gücü sezmek insanın en temel reflekslerindenken güce göre konumlanmak en temel güdülerindendir. Kapitalizmin kabaca sermaye ve üretim araçlarına sahip bir grup insanın kar maksimizasyonu amacı ile diğer insanları tahakküm altına almalarına dayanan bir sistem olduğu söylenebilir. Kapitalizmin putu paradır, para da her put gibi bir araçtır. Asıl amaç her sistemde olduğu gibi güce ulaşmaktır. Güç üzerine inşa edilen bu sistemin eşitsizliklerinden ve çıkmazlarından doğan ön kabulleri de düzeni inşa etmektedir. Yani kapitalizmi insanlık tarihindeki diğer sistemlerden bağımsız değerlendirmek manasız olacaktır, müstakil olarak değerlendirmekse diğer sistemlerin bir uzantısı olarak değerlendirmek daha isabetli olacaktır. Zamanın ruhu ile ortaya çıkıp kendi sistematiği çerçevesinde mükemmele yakınsayan kapitalist düzende, bir eşikten sonra daha önceleri düzenin yadsınan dezavantajlı aktörlerinin, ilk olarak kendilerini sistemin kolonlarından biri yapacak role sahip olmaları ve bunun getirisi olarak da düzen içerisinde bir söz hakkına sahip olmaları kaçınılmaz olacaktı. 

Kadınlar bir işte çalışıp kendi paralarını kazanarak ekonomik özgürlüklerini kazanmışlar ve kapitalist sistem sayesinde mal olmaktan çıkıp birey olabilmişlerdir. Kapitalist sistemde insanların kazandıkları benlik ve birey olma özellikleri sistemin kendisi tarafından çerçevelenmiş yavan bir benliktir. Kapitalizm düzenini eleştirmek şüphesiz ki eleştirilerin en kolay ve konforlusu olmakla birlikte kapitalist düzenin de hakkını vermek gerekir. Birçok açıdan ele alabileceğimiz kapitalizm düzenini ben burada benlik bağlamında ele irdelemeye çalışıyorum, evet kapitalizm düzeni insanlara kuru bir benlik kazandırsa da en azından bir benlik kazanmalarına izin veriyor, kapitalizmden önceki düzenlerde benlik inşası, hak ve özgürlükler daha mı iyiydi? Bu, kapitalizmle alakalı olduğu kadar zamanın ruhu ile de alakalı bir husustur. Düzenler zaten zamanın ruhunu yakalayabildikleri için veya zamanın ruhuna göre esneyebildikleri için düzen olarak kalırlar, ne yazık ki kapitalizm epey esnek bir düzendir. Kırsal yapısı gereği muhafazakardır. Herkesin birbirini nesillerce tanıdığı yerlerde oranın töresine bağlı kalmamak veya bağlıymış gibi durmamak düşünülemez. Kapitalist sistemde sanayi sektörü gelişip fabrikalar önem kazanınca insanlar şehre göçüp orada istihdam oluyordu. Köylere nazaran koskoca şehirlerde kimse birbirini tanımadığı için zamanla töreler unutulur oldu, tabular ortadan kalktı. Tabii ki ilk başlarda şehre yeni göçen köylüler şehrin belli yerlerinde gettolaştı ve belki de törelerine de daha da sıkı bağlandı fakat bu doğal refleks elbette ki baki kalamazdı. Yani şehirlerde insanlar farklı kültürlere rastlayarak töre bağlamında mutlak bir doğru olmadığını zamanla anlıyorlar. Kalabalıklarda kaybolup yadırganmayacak kadar yabancı oluyorlar. Köklerinden kopup yabancılaşarak bireyselleşiyorlar. Ekonomik özgürlüğünü eline alanlar kimseye muhtaç olmadıklarından mal olmaktan çıkıp zamanla birey oluyorlar. Yani şehirleşmenin öyküsü ve getirileri aşağı yukarı bu minvaldedir. Kadınların birey olabilmeleri yalnızca ekonomik özgürlüklerini kazanmalarına bağlı değildir aynı zamanda otorite ile kurulacak ilişkiye de bağlıdır.

Eskiden insanlara otorite figürleri hep yakındı ve otoriteden kaçmak imkansızdı. Bir dizi otorite figürü arasında keskin bir hiyerarşiye dayanan oldukça katı bir düzen vardı. Genç ve bekar bir kıza göre ele alırsak ablaları, annesi, abileri, amca ve dayıları, dedesi, babası, köyün ağası ve bunları barındırıp her zaman kendini hissettiren törelerden oluşan düzen, otorite figürleriydi. Otorite figürleri her yerdeydi, kimse olmadığı anlarda bile insanların zihnindeydi. Kapitalist sistemin modern zamanlarındaysa gözle görülür ve temas edilebilecek bu kadar otorite figürü yoktu ve otorite figürleri de opsiyoneldi. En büyük otorite figürü veya güç nesnesi paraydı. Para ise bir yerde çalışarak elde edilebilirdi, iş imkanın geniş olduğu yerde ise kağıt üzerinde insanlar hiçbir patrona boyun eğmek zorunda değildi, istedikleri işe girebilirlerdi. Yani en büyük otorite patrondu o da mesai saatleri ile kısıtlıydı. Kapitalist sistem insanları paydosla birlikte kendi üzerlerindeki tek otoritenin yine kendileri olduğuna inandırmakla kalmayıp mesai saatleri içerisinde de istedikleri otorite figürlerini seçebileceklerinden dolayı otorite figürünü tayin hakkına sahip olduklarına inandırdı, çok da yanlış bir inanış değildi. Modern dünya bunun bir benzerini de demokrasi rejimiyle gerçekleştirdi. İnsanlar bir şeyleri oylayarak kendileri ve toplumları üzerinde karar verme yetkisine sahip, kerameti kendinden menkul birer otorite figürü olarak kendilerini algıladı. Otorite figürleri nicelik olarak güç kaybetse de nitelik olarak hiç olmadıkları kadar kuvvetli hale gelmişlerdi de gelmesine, insanlar otorite figürlerine dokunamadıkça, onlara ulaşamadıkça bu durumu umursamıyor ve adeta onları yok sayıyorlardı, gerçi bu otorite figürlerinin de işine geliyordu. İnsanlar, otorite figürleri azalıyor ve otorite figürlerini kendi seçebiliyorlar diye muazzam bir özgüvene ulaştılar ve bireyselleşme yolundaki en büyük adımlardan biri de bu oldu.

Kadınların özgürleşebilme sürecinde ekonomik özgürlükler kadar internet de etkili olmuştur. Şehirlileşme sürecine geç girmiş toplumlar internet ve internetin uzantıları ile tanışınca bu bireyselleşme sürecini sağlıklı yürütememişlerdir. Çünkü şehirlileşme en nihayetinde bireyselliği getiren bir süreç olmakla birlikte oldukça uzun ve sancılı bir süreçtir. Batı toplumları şehirlileşme sürecine yaklaşık yüz sene önce girerken bu Batılı olmayan toplumlarda çok daha yakın bir sürece isabet etmektedir. Şehirlileşmeyle bireyselleşen Batılılarda internetin olumsuz etkileri Doğululara göre çok daha azdır. Ülkemiz hemen hemen her konuda arada kalmış bir konumdadır ve bu meselede de aynı durumdan muzdarip durumdayız. Zamanında şehirlileşemediğimizden dolayı doğru düzgün bireyselleşemedik, internet ve uzantıları ile özgürleşebildik. Yani adamakıllı bireyselleşemeden özgürleşince bunun etkileri pek de hoş olmadı fakat yakın gelecekte birçok şeyin rayına oturacağı kanısındayım. İnsanlar mahalli bagajlarını üstünden atamadan özgürlüğüne kavuştu ve globalleşen dünyada sürekli biz ve öteki anlayışına sarıldı, ifrat ve tefrit arasında savruldu, dünyayı siyah ya da beyaz olarak algıladı. İnsanlar özgürdü de birey değillerdi, yapılan eylemler genellikle bir düşünceye, zihniyete, gruba reaksiyon veya nispet mahiyetinde oldu. Böylelikle sosyal klikler arasında geçirgenliği arttıracağı düşünülen sosyal medya, insanları yaşam tarzı babında belki birbirine yaklaştırsa da zıt grupların birbirlerine olan konumlarını  daha da keskinleştirmiş bile olabilir. Bunda internetin değil bizlerin suçu var. Henüz birey olamamış insanlar kazandıkları özgürlükleri uçlarda kullanarak dünyaya bir haykırışta bulundular çünkü onlara göre özgürlük şekil ve şemaldeydi. Bu haykırışın en spesifik örneklerinden biri, marjinalliğin giyim kuşama indirgenmesi oldu ki bu kapitalizmin kendi içindeki en büyük marifetlerinden biri olmakla birlikte oldukça uzun bir konudur. Beni hiç alakadar etmiyor ve kimseye karışma hakkını da kendimde bulmuyorum diyerek kadınların giyim tarzındaki değişime değinmek istiyorum.

Şehirlileşme sürecini sağlıklı tamamlayamayıp birey olamamış kadınlar özgürlüklerini elde edince kendilerini ispatlayabilmek adına bu kazanımlarını giyim kuşamlarıyla gösterme yoluna girdiler. Kendileri üzerindeki otoritenin reddini eskisine kıyasla çok daha cesur kıyafetleriyle haykırdılar. Kadınların eskisine kıyasla daha cesur giysileri seçmesi çağdaşlığın doğrudan bir tezahürü olmasa da bunları özgür iradeleriyle seçebiliyor olmaları çağdaşlığın göstergesidir. Toplum baskısına başkaldırmak özgürlüğü, toplum baskısına maruz kalmamak ise bireyselliği doğurur. Bunların toplamı da medeniyettir. Fakat birçok kadın bu uğurda isteyerek veya istemeyerek metalaşmıştır. Eskiden kadınlar kendi iradeleri dışında mal olarak görülürken zamanla kendi iradeleriyle metalaşmayı yani mal olmayı tercih etmişlerdir. Fakat modern zamanlarda kadınların fiziki yönden metalaşması, erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümünü getirmiyor. Erkekler nasıl yıllarca egemen konumda olduysa şimdi de kadınların bir egemenlik mücadelesinde olduğu anlamına geliyor. Kadınların ekonomik özgürlüğü olduğu için partner seçiminde eskisine kıyasla oldukça rahat durumdalar. Hiçbir erkeğe muhtaç olmadıkların dolayı kadınların kriterleri hem artarak hem de yükselerek girift bir hale geliyor. Bir kadına olan talep de arttığı için kadınlar haliyle adaylar arasında kendilerine göre en iyi olanı seçiyor bu durumu da kapitalist sistem çok iyi manipüle edip kendine yontuyor. İnsanlarsa partner bulabilmek adına sürekli 'mış gibi' yapıyor, kendilerini pazarlıyor. Bu yüzden ortaya muazzam ölçüde bir tüketim çılgınlığı çıkıyor. İnsanlar elde ettikleri sonuçla mutlu olmasalar dahi mutlu gibi davranmak zorunda hissediyor. Birbirini tam olarak tanıyamayan çiftler, sürekli rekabet halinde olan insanlar ve ilişki bağımlısı insanlar türüyor. 

Kadınların da birey olduğu ve hatta önünde birçok partner seçeneğinin olduğu kapitalist sistemin çeşitli arzularla beslediği bu yeni statükoya bazı erkekler alışamadı. Eskiden erkekler illaki evleniyor veya evlendiriliyordu çünkü kadınlar adeta serbest piyasanın bir emtiası gibi alınıp satılıyordu. Artık kadınlar kendileri üzerinde böylesine önemli kararları kendileri almakla kalmıyor kriterleri de kendileri oluşturuyor ve bu kriterler kendilerine gösterilen rağbet doğrultusunda gitgide yükseliyor. İşte tam olarak bu statükoya uyum sağlayamayan erkekler kendilerini sistemin göz ardı ettiği kimseler olarak hissediyor. Sosyal medyanın bu denli önemli bir etken olduğu çağımızda güç kavramı yalnızca para anlamına gelmiyor. Sosyal çevre, giyim tarzı, fiziksel özellikler, sosyal medyadaki takipçi sayısı ve özgüven gibi unsurlar da bireyin toplum nazarındaki gücünü temsil ediyor zira buna kapitalist sistem de izin vermekle kalmıyor, teşvik de ediyor. Bu teşvikin nedeni ise mevzubahis şeylere ulaşabilmek için sürekli bir tüketim çabası içinde olmak gerekiyor, bu tüketimler de insanları sisteme göbeğinden bağlayarak sistemin güçlenmesini sağlıyor. Tüm bu paradigmaları yerine getiremeyen insanlarsa ilişkilerde başarılı olamıyor, belki herhangi bir teşebbüse girecek medeni cesareti bile bulamıyorlar. Bunun neticesinde üstünkörü incelendiğinde kendini geliştirmeyi şiar edinen red pill anlayışı türüyor. Zararsız gibi dursa da hem kişinin kendisi için hem de toplum için zararlı durumlara gebe olması ise neredeyse kaçınılmazdır. En başta kadınları tıpkı en başlardaki gibi metalaştırıp onları elde etmeyi amaçlar. Kadınları sadece fiziksel özelliklerinden ibaret görüp onları kişinin hazları bağlamında araçsallaştırır. Sadece kadınları da değil bu yolu benimsemiş her bir erkeği de araçsallaştırır, metalaştırır. Birçok yönde tıpkı bir makine gibi durmaksızın kendini geliştirme çabası, masumane bir gayret gibi dursa da asıl amaç erkeklerle girişilen rekabette daha üst basamaklara çıkıp cinsel bir obje olarak görülen kadınları elde etme niyetidir. Yani kişi kendisini, satın alınabilecek bir objeymişçesine allayıp pullayıp karşı cinse satmaya çalışır. Bazı erkeklerse hiç kendini geliştirme gereği duymaksızın yalın bir medeni cesaretin verdiği özgüvenle kadınları elde etmeye çalışıyor, bu kimi zaman işe yarıyor kimi zaman yaramıyor. Hatta işi ileri boyutlara taşıyıp kabalık düzeyinde bir özgüvenle bu işleri yürütüyorlar ve gayet tabii bunun nedenleri arasında da kapitalizm yer alıyor. Tüm bunlara şahit olan bazı erkekler gerek kadınların artık birey olmasından gerek kadınların kriterlerinin yükselmesinden gerek bu yeni statükoya ayak uyduramamalarından gerekse de yetersiz addettikleri erkeklerin kadınlara ulaşabilmesinden dolayı kadın düşmanlığına soyunuyorlar.

Modern zamanlarda kadın düşmanlığı ve gençleri ahlaken suçlama eğilimleri önemli konulardan biridir. Yeni nesilleri beğenmeme davranışı Sümerlerde dahi bulunan bir davranış olduğundan dolayı bu meseleyi büyük bir çerçevede değil daha niş bir alanda incelemek istiyorum. İlki genç erkeklerden bazıları, ikincisi ise yaşlı kadınlardan bazılarıdır. Aslında ikisinin de meseleye yaklaşımlarının benzer olmasının temel sebebi bellidir. Sebep ise kendi haklarının yeterince verilmediği düşüncesidir. Yukarıdaki paragrafta bazı genç erkeklerin neden bu eğilimde olduğundan bahsetmiştim. O yüzden yaşlı kadınlara değineceğim. Bugünün yaşlı kadınları gençlik yıllarında, kendilerinin özgürlükleri ve söz haklarının son derece kısıtlı olduğu bir dönemde yaşarlarken günümüzde kadınların ekonomik özgürlüğünden tutun da giyim kuşamlarına kadar birçok konuda özgür olup istediği kararları hiçbir görünür otoriteden çekinmeksizin aldıkları aşikardır. Yani bugünün genç kadınları ile yıllar öncesinin genç kadınları arasında birçok konuda uçurum var. Zamanın genç kadınları ne yapmak isterlerse istesinler mutlaka sarsılmaz bir otoriteye rastlıyorlar ve birçok isteklerini yapmayı bırakın akıllarından bile geçiremiyorlardı. Bu yüzden yaşlı kadınlar için günümüzün genç kızlarının sınırsız özgürlük alanları vardır. Yaşlı kadınlardan bazıları genç kadınların bu özgürlük alanını ahlaki yönden eleştiriyorlar çünkü kendileri o ahlaki paradigmanın düzeni altında yaşamaya mahkumlardı ve bu düzene hiç mi hiç alışık değiller. Fakat en azından bu çağın normalinin de bu olduğunu, çağın normalinden bambaşka bir yaşam tarzını benimseyen bir genç kadının diğer genç kadınlarca yadırganacağını düşünemiyorlar mı, belki düşünemiyorlar fakat düşünüp de kabul etmek istemiyorlar da. Baskıcı statükonun altında yaşamış genç kadınlar, bugünün genç kadınlarının imkanlarını kıskanıyorlar çünkü kendileri o imkanlara sahip olamadı, bazı şeyleri yapmayı akıllarından dahi geçiremediler. Burada toplumsal bir uzlaşı için tarafların birbiriyle empati yapmaları gerekiyor. Bir düzenin baskılanan ve göz ardı edilen aktörleri yeni bir düzende kendi ait oldukları grubun eskisine göre çok daha karlı ve özgür olmalarına karşı eski düzenin en büyük savunucularından olurlar. Bu - bir sosyolojik olgu olarak - ev zencisi kavramıyla da benzeşiyor. 

    Son zamanda sosyal medyada kullanılan bir tabir var: prenses erkekler. Bu alelade bir sosyal medya jargonu olmanın ötesinde, gücünü gündelik hayatın gözleminden alıp her yere sirayet eden bir kavramdır. Modern zamanlarda erkeklerin, kapitalizm eliyle pasifize edilmiş oldukları doğrudur. Günümüzün erkekleri toplumsal cinsiyet rollerini aşmışlardır. Ne büyük bir rastlantı ki binlerce yıldır kendilerine biçilen toplumsa cinsiyet rolleri ile mücadele eden kadınlar son derece cinsiyetçi bir biçimde erkeklere bir gömlek giydirmek istiyorlar. Bu prenses erkek yakıştırması erkekleri de kadınları da aşağılayan iğrenç bir kavramdır. Otomatik vitesli araç kullanan, futbolu takip etmeyen, kavga etmeyen erkekler efemine bulunup prenses erkek kavramıyla yaftalanıyorlar. Bu yakıştırmayı sadece kadınlar erkeklere değil, erkekler de başka erkeklere yapıyorlar. Bu kavramla beraber bazı kadınlar amaçlarını çok açık bir biçimde belli etmektedirler. Erkek güçlü olmalı ve bu gücünü de kadını için kullanmalı anlayışı barizdir. Yani toplumsal cinsiyet rolleri devam etmesine etsin de bu statüko yalnızca kadınlara hizmet etsin anlayışı hakimdir. Kadınlar erkekleri 'yeteri kadar erkek' olmadıkları için değil, yeteri kadar erkek olmayıp kadınlarına istenen düzeyde hizmet edecek araç olmadıkları için suçluyorlar. Yani statüko kimden yana ise toplumsal cinsiyet rollerini karşı tarafın sırtına yükleyip çıkarlarını maksimize etmeye çalışıyor. Bazı kadınların bu davranış biçimi, feminizmin onlarca yıldır üstlendiği kadınların eşit birer birey olma mücadelesine bir ihanettir.

Kadınların mal sayılıp bazen cinsel birer obje olması yolunda bazen de töre kisvesi altında sırtına yüklenen toplumsal cinsiyet rolleri ile mücadele eden feminizme bir diğer ihanet de, bazı kadınların centilmenlik kisvesi altında kendilerini cinsel bir obje olarak görüp onları bu uğurda araçsallaştırarak istediklerini alma yolunda her türlü zarafetin takiyesini sürdüren erkeklere karşı son derece hoşgörülü tavırlarıdır. Tabii ki insanlar arasında flörtleşme de karşılıklı jestler de olacaktır. Fakat kapitalizmin yarattığı centilmenler, toplum tarafından her ne kadar iyi çocuklar olarak addedilse de bu 'romantik serseriler' de bundan nesiller önceki ataları gibi kadınları araçsallaştırmıyor mu? Kadınlar da erkekler kadar bireydir. Bu sebeple kadınlar türlü oyunlarla erkekler tarafından tavlanacak, elde edilecek, düşürülecek varlıklar olmamalılardır. Feministler kadınlar çiçektir diyenlere karşı kadın kadınır, çiçek babandır diyorlar ya son derece haklılar. Kadınlar hiçbir erkeğin övgüsüne muhtaç değildir, olmamalılardır da. Bir domuzu bir yerden bir yere sürmek için gösterilen havuç gibi kadınlara yapılan yılışık övgülerin altında tıpkı domuzu sürmek gibi bir amaç vardır. Kadınlar ne kadar övgülere mazharsa erkekler de o kadar övgülere mazhardır. Erkeklerin kadınlara jestler yapmaları ne kadar güzelse kadınların da erkeklere jestler yapmaları o kadar güzeldir. Kadınlar yapıları gereği erkeklerden düşük ve dezavantajlılar mı ki haddinden fazla haklarının teslim edilmesi amacı hissediliyor. Tüm bu centilmenlik oyunları erkeklerin kadınları araçsallaştırıp onlardan istediklerini elde etmeleri için maalesef karşılıklı oynanan bir danstır ve ne acı ki bazı kadınlar bu jestlerle tatmin olup kendilerinin araçsallaştırılıp en temelinde aşağılanmasına alet oluyorlar. Bugün politik doğruculuk kapsamında bu dünya için değer üreten insanlar arasında erkekler kadar kadınlara da yer verilmesi de aşağı yukarı aynı iki yüzlülüğün ürünüdür. Bilim insanları için bir afiş hazırlandığında on bilim insanının beşi erkek beşi kadın yapılıyor ki bunun benzerleri edebiyat, felsefe vb. alanlar için de geçerli. Beş erkek bilim insanına yer vermek demek belki Maxvell'e, Hawking'e, Planck'a yer vermemek anlamına gelir oysaki Marie Curie haricinde bu adamlarla bilim anlamında aşık atabilecek bir kadın yoktur. Eşitlik kapsamında bir şeyleri  hak etmeyen kadınlara bu yeri vermek onları zavallılaştırmaktan başka bir şey değildir. Kadınlar dezavantajlı, gerizekalı veya eksik varlıklar mı ki hak etmedikleri yerler onlara tahsis edilliyor, bu davranış tam olarak bu sebeplerle alakalıdır. Geçmişte kadınlar özgür olmadığı için bu alanlar ile ilgilenemediler ki bu kısıtlamalar çok yanlıştı, şimdi hak etmedikleri yerlere sırf kadın olduklarından dolayı onları getirerek onları onore mi etmiş oluruz yoksa onlara hakaret mi etmiş oluruz? Bu kadınlara 'Bakın siz de eksik değilsiniz ha' demekten başka bir şey değildir. Biz kim oluyoruz ki bunları kadınlara diyebiliyoruz veya ima edebiliyoruz. Kadınlar başka alanlarla daha fazla ilgili olabilirler, olmayabilirler de. Bu tamamen onların inisiyatifine kalmış bir durumdur.

    Son bir paragraf daha. İnsanlar sahiplik sözleşmesinden çıkmasına çıktı da yine bazı sahiplerin tahakkümü altında kaldılar. Ve bu sefer bile isteye kaldılar. İşte bu kapitalizmin en büyük marifetlerindendir. Bu sefer insanların sahibi hamburger markalarından biri, pizza markalarından biri, ayakkabı markalarından biri, soğuk içecek markalarından biri, araba markalarından biri oldu. İnsanlar kimliklerini bu markaların destekçiliğiyle inşa etmeye başladı. Oralarda çalışmaktan değil, o markaları aşırı benimsemekten bahsediyorum. Sosyal medya platformları sahibimiz oldu. Orada moda olan bazı akımlar sahibimiz oldu. Kendimizi ispat etmek ve ben varım, buradayım diye haykırmak için giriştiğimiz rekabetler sahibimiz oldu. İşte bunun adı ispat ve rekabet sözleşmesidir. Bunu da umuyorum ki önümüzdeki günlerde yazacağım.

Bir Din Olarak Kapitalizm: Buyurgan Panteizm

     Nietzsche, Tanrı öldü söylemi ile modern insanın, semavi dinlerdeki bilhassa Hristiyanlıktaki paradigmayı yıkıp yepyeni bir düzene geçi...