27 Kasım 2025 Perşembe

Normal ve İdeal

    Her dönemin kendi içinde normali ve ideali vardır. Olağan, beklendik, sıradan ve yaygın olana normal denirken ulaşılmak istenen, kusursuz ve güzel olana ideal deniyor. Bu bakımdan normal diye nitelendirilecek olanların çoğunluk olarak beklenmesi gerekirken ideal olarak nitelendirilecek olanların azınlık olarak beklenmesi gerekir. Her dönemin ideal ve normal kavramlarının değişkenlik göstermesi beklendiği gibi her yörenin de ideal ve normal kavramlarının da değişkenlik göstermesi beklenir çünkü hayat şartları bunu gerektirmektedir. Peki ya dünyanın birçok yerinde insanlar için benzer yaşam pratiklerini ve hayat tarzlarını mecbur kılmakla kalmayıp dayatan günümüz şartlarında normal ve ideal kavramı nasıl şekillenecek?

İdeal mefhumu insanlığın ilk zamanlarında sezgisel olarak gelişmiştir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde birbirlerinden kopuk olan olan toplumlar benzer şeyleri idealize ediyordu. İlhamını da insanın içine işlemiş kodlardan alıyorlardı. Aynı durumdaki farklı insanları mukayese ederek bir ideal ve idealin zıttı çıkarılıyordu. İnsanlar ideale yakınsamak istemese bile genellikle neyin ideale ne kadar yakın veya uzak olduğunun bilincilerdir. Bu dediklerim ahlak ve etik kavramı ile girift konulardır. Ahlak herkesi bağlayamayabilir keza bu ideal algısı da herkese hitap etmek durumunda değildir. İdealin sezgisel ve mukayeseye bağlı olduğunun en büyük kanıtlarından biri birbirleri ile bağlantısı olmayan toplumların idealize ettiği arketiplerdir.

Tarım toplumuna geçiş ile birlikte çok daha kurallı ve dalı budaklı bir yaşam başladı. Yerleşik hayatın olmazsa olmazı tarımdı. Tarım ile birlikte daha çok insan beslenebildiği için nüfuslar artacaktı. Artan nüfusun idare edilmesi gerekiyordu. Bunun için öne çıkan bir lider ve liderin buyruklarını yerine getiren görevliler gerekiyordu. Liderler tarih boyu zalimlikleriyle anılsa da adil olarak kabul edilecek bir düzeni tesis ettirmedikleri takdirde başarısız olup devrilmeleri gerekirdi. Düzenin adil olarak algılanmasında halkın inandığı din ile örtüşmesi oldukça önemliydi ve sadece bu yüzden değil fakat belki de en çok bu yüzden bir ruhban sınıf oluştu. Tanrının adamı olduğunu iddia eden bu sınıf halkı korkutarak, umutlandırarak, yatıştırarak, sırtını sıvazlayarak düzenin devam etmesinde bir numaralı rolü oynamışlardır. Bu ruhban sınıf, liderlerle istişare ederek ideal insan tanımını topluma empoze etmişlerdir. Biraz bölgenin getirdiği yaşam şartları biraz da dini inanışlar ile ahlak kavramı daha da şekillenmiştir. Ahlak sınıflar arasında esnek, kendi sınıfında katıdır. Toplum düzeni de daha çok orta sınıftan geçtiğinden ahlak orta sınıfa yönelik kurgulanmış ve şekillenmiştir. Hatta bu ahlak ve dini inanışların etkisiyle insanlar birbirini yadırgar hale gelmiş, birbirlerini ahlaksızlıkla itham etmiştir ve oluşan bu toplum baskısı tamamen statükonun işine gelmiştir. Oysaki birbirini yadırgayıp ayıplayan bu sade insanlardan hiçbiri 'ideal' değildir.

Zamanla işçi hakları gelişti, işçiler kendilerine zaman ayırabilir oldu. Dünya medya ve sosyal medya ile büyük bir köy haline geldi bu. Bu iki etken sayesinde insanlar arasında rekabet / ispat sözleşmesi olarak adlandırdığım bir döneme girmiş bulunduk. Bu sürecin öncesinde sınıfların arasındaki ayrım çok daha belirgindi. Her sınıfın kendine has ideal ve normal kavramları olduğu gibi genel perspektiften bakıldığı zaman elit sınıfın hayat tarzının ve ritüellerinin idealize edildiği aşikardı. Elitlerin zamanla oluşturduğu bu pratikler, kendilerini avamdan ayırma güdüsüyle birlikte aynı dili konuşabildikleri bir sınıf ile hemhal olabilmeleri adına dinamiklerini bir şablona oturtup sistematik haline getirebilmeleri arzusunun bir tezahürüydü. Elitlerin avama göre başta zaman olmak üzere maddiyat vb. birçok hususta geniş olanakları vardı. Birçok pratiğinde estetikten ziyade verimliliği esas alan avama nazaran elitlerin, zaman ve verimlilik gibi dertlerinin olmaması doğaldır. Bu sebeple elitler birçok pratiğini uzun seremonilere ve ritüellere dökmüşler, bu alışkanlıkların daha sofistike ve komplike olmalarını sağlamaya çalışıp bir gelenekler silsilesi yaratarak zarafetin doruklarına ulaşmayı amaçlamışlardır.

Sanayi devrimi köyden kente göç trendi başlamıştır. Sanayi devrimi kavramı denince akla 18. yüzyıl gelse de her diyarın sanayileşme vakti farklıdır. Gayet tabii şehirleşme dönemi de farklı zaman dilimlerindedir. Köyden kente göçle birlikte dünün köylüleri kendi köy kültürlerini muhafaza etme eğiliminde olmuşlardır ve bu sebeple yeni bir klik ortaya çıkmıştır. Bu klik için avam ifadesi kullanılabilir. Avamlar yaşam pratiklerini koruyup şehre uyarlarken çeşitli krizler yaşamıştır, bu krizler kendi klikleri içinde benzerdir. Kaynağını kırsalın ananesinden alan modern yaşama sayıp söven isyankar bir kültür avamda egemen olmuştur. Bu klik kendi içine kapalı olduğundan daha şehirli olan sınıf ve elitlerle arasında kast sistemi gibi derin sınırlar olmuştur ve bir arada bulunmaları ise genellikle patron işçi diyalektiğinden mürekkeptir. Bu yüzden zengin ve yoksul ikiliği keskinleşmiştir. Avamlar idealin zengin ve şehirlileşmiş olduğunu düşündüğünden dolayı kamusal alanda bu sınıflara saygısızlık etmemekle birlikte kendi içlerinde düşmanlık duymuşlardır. Avamlar şehirlileşmiş insanları ahlaksızlıkla ve dejenere olmakla itham ederken şehirlileşmiş insanlar avamları ahlaksızlık ve görgüsüzlükle itham etmişlerdir. Avamın içinden gelip şehir hayatına tutunma, hor görülme ve çalışma koşulları konusundaki sorunlarını bilen sanatçılar avamın sesi ve isyanı olup ikonlaşmışlardır. Avamın ikonları bu isimler olmuştur. Avamın normal yaşam tarzı da şehirle köy arasında sıkışıp isyanla taşan, hor görülmekten yıldığı kadar bu durumu sahiplenen girift bir durum olmuştur. Bu sadece ülkemizi de kapsamamaktadır. Şehirlileşmiş olanlar bu kültürü küçümserken bu kültürün kendilerini avamdan ayıran net bir ayrıma neden olmasından ötürü ise ciddi anlamda bir rahatsızlık duymamışlardır. Bu ikilik derin bir ikilik olup şehirlileşmeye çalışan bir avamın diğer avamlarca yadırganmasına sebep olduğundan avamlar uzun bir süre şehirlileşmeye direnmişlerdir. Bu durum sınıf atlama isteği duyan avamlar hariç herkesin işine gelmiştir. Avamın ideali ise zengin olmak olmuştur. Sistem ise avamın zenginleşip serpilmelerine pek de olanak sağlamamıştır. Zengin olabilmek adına ise zenginliklerini halihazırdaki zenginlerden ziyade kendileri gibi avam olan sınıftan beslenecek bir biçimde inşa edebileceklerdir. Bu da ancak yasadışı yollarla, dolandırıcılıkla mümkün olmuştur. Zengin sınıf, avamı sağabilen avamı sağabilmek için koruyup kollamış, taşeronluk yaptırmıştır. Bu yüzden bu devirle birlikte avamlar arasında ahlaksızlık tavan yapmıştır.

Aradan seneler geçtikçe köyden şehre göçen insanlardan doğan nesiller şehir dinamiklerine adapte olmaya başlıyor. Bu adaptasyondaki en önemli faktörler okudukları okullar ve çalıştıkları plazalar oluyor. Bu neslin öfkesi ve isyanı önceki kuşaklardaki gibi uyum sağlayamadıkları şehir yaşamından ziyade evlerinde egemen olan köy kültürü ile sosyal çevrelerinde egemen olan şehir kültürü arasındaki sıkışmışlıktan kaynaklanıyor ve bu neslin yönelimi şehir kültürü oluyor. Medyanın gelişmesinden bir magazin rüzgarı esiyor ve bir pop kültür oluşuyor. Bu sebeple bütün dünyada ikonlar çağı başlıyor. Sinemada, müzikte, sporda vb. birçok alanda var olan ikonlar, kusursuz birer modern çağ peygamberlerinden ziyade iyi ve kötü yanlarıyla, çalkantıları ve skandallarıyla antik Yunan tanrıları rolünü üstleniyorlar. Bu ikonlar da bilhassa gençlerce idealize edilirken çağın normali ise bu ikonları taklit etmek oluyor. Bu dönemle birlikte daha demokratik diyebileceğimiz bir sürece giriliyor, sınıflar birbiri ile çok daha fazla temasa geçiyor. Belli bir yaşın üzerindeki elit sınıf da avam sınıf da dönemin pop kültürüne kapılmış gençleri tenkit ediyor. İki sınıfın da tenkidinin arkasındaki en önemli motivasyon, gençlerin kendi sınıflarının kültürünü layıkıyla sürdürememesi düşüncesidir.  Fakat pop kültür konusundaki eleştiriler karşısında avam sınıfın bilhassa gençleri daha şanssız oluyor. İdealize edilen yaşam tarzının ve ikonların taklidinin avamda sakil durduğu düşüncesi kimilerinde yaygın bir tutum oluyor fakat bu tutum gerçek elitlerden ziyade tam manasıyla elit olamadığı halde kendini elit addeden, yalnızca avam sınıftan daha önce şehirlileşmiş sınıfta vuku buluyor çünkü bu kesim avamın kendilerine öykündüğünü görünce kendilerinin de elitlere öykündüğünü ve aslında elit olamadıklarını anlıyor. Günlük yaşamda şehirli toplum gerçek bir elite denk gelemediği için keçinin olmadığı yerde Abdurrahman Çelebi olabilmiş bu sınıf, ayrıcalıklı kalabilmek adına kendi sınıfına aşağı tabakadan gördüklerini kabul etmiyor buna mukabil bu sınıfın ayrıcalıklı tarafları ise tamamen avam - şehirli diyalektiğinden kaynaklıdır. Bu diyalektik yıkıldığı takdirde kendilerini ayrıcalıklı görebilmeleri de mümkün değildir. Ayrıca lümpen olarak yaftalan grupların kendilerini taklit etmesi ise bir yerde bu sınıf adına onore edici bir durum olmakla birlikte lümpen ve ilişkisi oldukça girift bir konudur. Pop kültürü reddeden insanlarla birlikte yeni bir akım doğmuş, bunun bir yansıması da rap, metal ve hippi camiaları gibi alt kültürler olmuştur. Bu başkaldırı ve reddetmeye dayanan kültürler ise zamanla sistem tarafından popüler kültüre yedirilip sisteme entegre edilmiştir. Rap müziğin ilk zamanlardaki ilhamını alıp meyve verdiği konularla sonraki dönemlerdeki konuların farkı da bunu kanıtlar niteliktedir.

Sosyal medya platformlarının kurulup insanlar arasında yaygınlaşması önemli bir mihenk taşı olmuştur. Bu sayede dünyanın dört bir yanındaki insanların birbirleriyle etkileşimi mümkün hale gelmiştir. Sosyal medya tüketim kültürünü daha da perçinlediği gibi sıradan insanların bu konuda önemli bir aktör olmalarına neden olmuştur. İnsanlar sosyal medya profillerinde adeta kendi kimliklerini kurgulayıp diğerlerince algılanmak istemişlerdir. Bu kimlik kurgusu sosyal medyada inşa edilirken gündelik yaşama da yansımıştır. İnsanlar sosyal medya akımlarına katılıp sosyal medyanın jargonunu benimserken dışlanmamak adına genel bir kabuk oluşturmuştur. Sistemin kendine yontabildiği niş seçimlerle özel ve biricik olabilmişlerdir. Bu dönemin ikonları ise ünlüler ve influecerlar olmuştur fakat sosyal medyadaki çeşitli akımlara ve etkinliklere katılan sıradan insanlar da kendini influecerlar gibi hissetmişlerdir. Bu dönemde akım olan, moda olan her şey sıradan insanlarca takip edilmiştir. Yani normal ile ideal olan tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yakınsamıştır, dolayısıyla ideal ile normalin pek de farkı kalmamıştır. Artık sınıflar arasındaki kültür ihracatı yukarıdan aşağıya olmaktan ziyade aşağıdan yukarıya doğru olmuştur. Çünkü yukarı olarak addedilen sınıftan aşağı olarak addedilen sınıfa akabilecek bir pratikler eskisine nazaran çok azalmıştır, azalmasa dahi tüketim kültürü içinde üst sınıfın pratikleri fazla seremoniye dayalı olduğu için kolay ve hızlı tüketilebilir de değildir. Kültür ihracatının yön değişimini üst sınıf olarak nitelendirilenlerin çocuklarının kokoreç yemelerinden, rap dinlemelerinden ve hatta partner seçimlerinden anlayabiliriz. Normal ile idealin farkı neredeyse kalmadığı için bu dönemde ayıp veya utanma gibi kavramlar oldukça zayıflamış, en utanılacak kavram ise zamanın ruhu gereği göz önünde olmamak olmuştur. İnsanlar göz önünde olmak adına dikkat çekebilmek için her türlü saçmalığı denemişlerdir. Bunda çocuklarının özel olduğuna inanarak yetiştiren ebeveynlerin rolü de yadsınamaz. Çocuklarını serbest bir biçimde birey olması kaygısıyla yetiştiren ebeveynler aslında çocuklarını kendi uzantıları olarak gördükleri için onlar adına mükemmeli arzulamış, epey iltimas göstermişlerdir. Bu atmosferde yetişen çocuklarsa birey olabilmekten ziyade özel olabilmeyi görev edinmişlerdir. Buradaki özel kavramı ise farklıdan ziyade gözde anlamında şekillenmiştir. Yani görünürde birbirlerinden farklı olsa da yaşama amaçları birbirinin bire bir aynısı olan, popülerlik kaygısıyla kavrulan ve savrulan bir nesil yetişmiştir. Bu dönemde arşa çıkan Woke kültür ve politik doğruculuk akımları normal ile idealin reddiyesine dayanmaktadır. Doğru bir zeminde inşa edilen eğri bir bina olmuştur. Beyaz üstünlükçü ideal kadın ve erkek anlayışını yıkmakla birlikte ister istemez dünün avantajlı kesimini kısıtlamaya kalkmıştır. Ayrıca dünün dezavantajlısını gereğinden fazla kayırmıştır fakat bu anlaşılabilir bir dengedir. Bu dönemde normal ile idealin farkı ortadan çok azaldığından dünün mağdurları bugün cesurca göz önüne çıkmış, dönemin ruhu ile yetişen etikten yoksun insanlar da bu kesime izansızca zorbalık yapmıştır. Şüphesiz ki bu dönem insanlık tarihinin en büyük kırılma noktasıdır. Bu dönemden sonra tıpkı bu dönem gibi bir kriz dönemi yaşanacak, yeni normaller ve idealler belirlenecek ve yeni dönemin de ardından gerçek insanlık çağı başlayacaktır, başlamalıdır. Bu paragrafta dediklerim ispat / rekabet sözleşmesinin zorunluluğudur. Normal olan insan gibi yaşamak, ideal olan ise kendin gibi yaşamaktır. Bu temenni ise kendilik sözleşmesinin getirisidir.

4 Kasım 2025 Salı

Cesaret mi Esaret mi

    Cesaret, hiç şüphesiz ki insanoğlunun en çok anlatılmış ve mitleştirilmiş tavırlarından biridir. Bu gayet anlaşılabilir bir olgudur çünkü cesaret, statükoda beklenmedik bir durumdur. İnsanoğlu her ne kadar statükoya boyun eğse de statükoya baş kaldıranları sever veya onlara ilgi duyar. Cesurca girişilen eylemin sonu iyi de bitse kötü de bitse ortada anlamlı bir hikaye olacaktır. İnsanlar da hikayelerle yaşar. 

Kaygıya karşı cesaret bilinçli bir seçim olduğundan doğada örneği yoktur. Hayvanlar stres anlarında hayatta kalma içgüdülerinden hareketle çeşitli tepkiler verebilirler. İnsanlar da hayatta kalma uğruna çeşitli davranışlar gösterebilir ama bunu değerlendirmeyeceğim. İnsanların cesur davranışları hayatta kalma güdüsüyle olduğu kadar kimi zaman da var olma mücadelesiyle alakalıdır. Her cesur davranışın altında varoluşsal bir kaygı yatar, kimlik kazanma mücadelesi yatar, korkular yatar. Bu korkular da insanın kendi içindeki çıkmazlardan doğar. İnsanlar korku ve kaygılarıyla onları yansıtarak ve bastırarak başa çıktığı gibi onların üstüne giderek de sönümleyebilir. 

Cesaretten bahsedince korku ve kaygılardan bahsetmeden olmaz. İnsanlar ölüm korkusu ile kuşatılmıştır. Ölüme karşı duyulan bu müthiş korkunun yükü taşınabilecek gibi değildir. Bu yüzden ölüm korkusu başka kaygılara yansıtılarak bastırılır. Ölüm korkusu, yaşam kaygılarına dönüşür. Yaşam kaygıları var olma sürecinin olmazsa olmazlarıdır. İnsanlar dışlanmamak, bir bütüne eklemlenmek, fark edilmek, bir hikaye oluşturmak, inanmak ve inandırmak ister. Nihai sonun ölüm olduğu bu dünyada bunlar anlamsız da gelebilir, daha da anlam kazanabilir. Fakat insanlar umudu bulamadığında değil anlamı bulamadığında kaybederler. İnsanın başına gelen kötü durumlar da bir hikayenin parçası olarak bir anlam kazanabilir. Bu uğurda umutsuzluk veya hayal kırıklığının yadsınamaz bir rolü vardır. Anlam ise yalnızca uhrevi ve doğaüstü kavramlardan mürekkep değildir. İnsanın beslediği ve dallandırmaya devam etmek istediği benlik sermayesi, kendisinin hayat ağacıdır. Bu ağacın dalları kuruyabilir, yaprakları dökülebilir ama yine de kökleri sımsıkı toprağa sarıldığı sürece var olur. Hayat artık anlamlı gelmediği zaman ve dahası anlama olan inancın yitirildiği zaman hayat ağacı ölecektir.

Her canlı hayatta kalır ama yalnızca insanlar var olabilir. Var olmak nasıl yaşayacağımızı ve davranacağımızı, nelere inanacağımızı, nelerden hoşlanacağımızı ve hoşlanmayacağımızı belirleme serüveni olduğu gibi neler yapacağımızı öngöremediğimiz sürprizler karşısında kendimizi tanıma sürecidir. Eğer tüm bunları bir bütün olarak ele alırsak insanların kendileri kadar başkaları tarafından nasıl algılandığı üzerine de bir varoluş kurguladığını anlayabiliriz. O zaman her varoluş biçimi de yaşadığı toplumdan izler taşımaktadır. Yaşanılan toplumun ahlakı ve kültürü baz alınarak bir varoluş belirlenir, buradaki amaç yadırganmaktan ve dışlanmaktan kaçınmaktır. Yani insanın varoluşunda topluma dair çeşitli kaygıları da barınmaktadır. Varoluş genel olarak bir kimlik kurgulama ve bu kimliği muhafaza etme sürecidir. Kimi insanlar da toplumunun kültürüne aykırı ve cüretkar bir kimliği seçebilir fakat zannedilmemelidir ki bu cüretkar kimlik kaygılardan azadedir. Eğer insanın en büyük arzularından biri algılanmaksa, marjinal ve hatta ucube olarak algılanmak en keskin algılanış biçimlerinden biridir. Yani tabuları yıkma konusunda son derece cesur kimliklerin arkasında genellikle algılanma ve var olma konusunda oldukça derin kaygılar yatmaktadır.

İnsanlar kimliklerini kaybetmekten korktukları için daima kimliklerini muhafaza etme eğilimindelerdir. Oysaki bu kimlikleri genellikle insanın kendisi seçmez. Bu kimlikler bulunduğu çevrenin yapısına göre toplum tarafından kendilerine biçilmiştir. İnsanlar da bu kimlikleri benimseyip kendilerine bir kılavuz olarak bellerler çünkü bu kimlikler, insanın kimlerle ilişkilerinin olup olmaması gerektiğinden nerede nasıl davranıp davranmaması gerektiğine kadar son derece net bir tayin edici vazifesinde olduğundan dolayı belirsizliğe tahammülü olmayan insanoğlu adına oldukça konforlu bir mefhumdur. Kimlik muhafazası adına insanlar, gerektiğini düşündükleri zamanlarda cesur olarak nitelendirilen biçimde davranırlar. Gettoda yaşayan bazı insanlarda sıklıkla rastlanan cevval tavırlar, yalnızca kendini koruyup söz sahibi olma mücadelesinden ibaret değil, oraya yakışan kimliği sürdürerek sosyal çevresince dışlanmamayı ümit eden bir refleks olduğundan dolayı altında büyük bir kimlik muhafazası kaygısı yatmaktadır. Plazalarda üst düzey pozisyonlarda çalışan bir yöneticinin sonucunu tam olarak kestiremediği kararları alması da iş bitirici sıfatından feragat etmeme isteğinden kaynaklanır. Sevmediği halde arkadaşlarıyla futbol oynayan bir çocukta da, aslında gitmek istemediği tatile gidip sosyal medyada paylaşan beyaz yakalıda da, herkesin ilişkisi var diye aşık olmadığı birisiyle beraber olan bir üniversitelide de, bir dava uğruna inanmadığı halde daha fazla radikalleşen siyasetçide de benzer kaygılar vardır.

Yani insanlar istedikleri kimlikleri edinebilmenin bir bedeli olarak çoğunlukla kendileri olamazlar. Hatta kendileri olmaktan bir hayli korkarlar çünkü edindikleri kimliğin dışına çıktıkları anda kabul gördükleri sosyal çevre tarafından yadırganıp dışlanacakları gibi yeni kimlikleri, yani asıl benlikleri, ile ne yapacaklarını ve nasıl yaşayacaklarını tahayyül edemedikleri bir yola çıkarlar. İnsanlar da kılavuzsuz yaşayamayacağı için genellikle buna cesaret etmekte zorlanırlar. Bu kaygıyı da, yani bir yığının parçası olma kaygısını da, toplumca yadırganmayacak niş tavırlar veya yönelimleri ile bastırıp kendilerini marjinalize etmenin büyüsü ile özel hissederler. Zaten sistem bu tavra göz yummanın ötesinde bu tavrı, yeni seçenekleri kendine entegre eder ve sistemin devam etmesini sağlar. İnsan da böylesine basit bir varlık olmaktan geri durmaz. Yani cesareti bile esaretten doğar ki buna cesaret demek ne kadar mümkünse.

Aynı insanoğlu her zaman bir rekabetin içerisinde olduğundan dolayı kendisine denk olarak gördüklerinin başarılı olmasını istemez, özellikle kendisinin düşleyip de başaramadığı hususlarda bu kıskançlık daha da katmerlenir. Mevzubahis kişi ancak belirli bir seviye kat edip meydan okumasına daha da güçlenerek devam ederse toplumdan desteğini alabilir. Çünkü o cesur insanın belirli bir eşikte takılması halinde toplum bunu utanmadan kendi arifane yönüne yontar ve yüzsüzce 'ben demiştim' der, toplum cesurların başarısızlığına karşı avantacı bir tavırla beslenir. Elde edilen başarıyı desteklemekten de geri durmazlar çünkü mevzubahis başarı sadece cesur birinin değil toplumun başarısı da oluvermiştir. O yüzden birçok cesurca başarı; insanların dile getirmek isteyip de getiremediği temellerden inşa edilir, kağıttan kaplan statüko çökertilir, bu adımlar toplumdan desteğini almak adına pöpülistleşerek toplumun genelini kapsar, yeni ve kuvvetli bir kimlik inşasıyla devam eder, o kimliğin kemikleşmesi ile diğer güç unsurları kendilerine pay vererek sisteme entegre edilir, ardından cesur birinin baş kaldırmasıyla çözülür ve eski kimlik toplumun geniş unsurlarınca inkar edilir. İnkar edilme ve ardından ikna edilme safhasının başarıya ulaşması yeni kural koyucuların ömürleri için en belirleyici faktörlerden biridir.

Mafyalar ve eşkıyalar gibi çekinilen unsurlar açısından cesaretleri en büyük sermayeleridir. Kendi konumlarına alıştıkları süre kapsamında gün be gün daha da cesur olmak zorundalardır. Çünkü cesaret konusunda herhangi bir zafiyet göstermeleri çözülmeleri anlamına gelir. Saygınlıklarını, rakipleri tarafından ne kadar korkuldukları ve böylece toplumu ne kadar etkileyebildikleri ile inşa ederler. Sadece korkutma yetmez. Toplumdan biri olduklarını ve toplumun iyiliğini düşündüklerini aktarabilmek adına toplumla içli dışlı olarak önemli yardımlarda bulunurlar, toplumun kanayan yaralarını onarmaya çalışırlar ki bu kazandıkları servet karşısında kayda değer olmayan bir bedeldir. Dünyayı bir köpek gibi siyah beyaz olarak gören ve mukayese yeteneğinden yoksun insanlar ise bu adamları mesih belleyebilirler. Maskülenite zırvasına hapsolup bu uğurda kendilerini gerçekleştiremeyen erkekler bu adamlara hayran olur, güç mefhumunu fetişize eden kadınlar da kendilerine hayran olur. Oysaki bu adamlar ekseriyetle korkak olmakla beraber devlet denen mekanizmanın pis yüklerini yüklenerek devasa menfaatler elde eden taşeronlardır. Hiçbir ülke fark etmeksizin toplumların ekseriyeti bunları yüceltecek kadar bayağıdır. Mafyalar cesaretin esareti konusunda en keskin örnek olabilirler.

Bir de insanların kendi potansiyellerine karşı epey derin kaygıları vardır. İnsanın potansiyelinin sınırları bir nevi insanın kendi sınırlarıdır. Dolayısıyla insanlar kendi potansiyellerinin sınırlarıyla yüzleşmekten genellikle kaçınırlar ve kendilerini herhangi bir bir alanda çok fazla zorlamazlar. İnsanlar toplumdaki konumlarını belirleyebilip hayata tutunma amacıyla birbirleriyle rekabet halindedir, bu durumu rekabet sözleşmesi veya ispat sözleşmesi olarak isimlendiriyorum. Rekabet somut bir olgu olduğu gibi aktif bir çaba gerektirir. İnsanlar arası rekabete göre bir hayat kurgulamak durumunda kalırız. İspat ise soyut bir olgu olmak zorunda değildir. Hayatımıza göre ispatlar kurgulayabiliriz. Bahsettiğim rekabet olgusu insanların yeteneklerinden ziyade idealize edilen yaşam tarzının sürdürülebilmesi adına tüketim alışkanlıklarında vuku bulur. Yani insanlar kendi potansiyellerini zorlayıp kendileriyle bir rekabet halinde olmaktansa diğer insanlarla rekabet halinde olmayı seçerler. İnsanlar kendi potansiyellerini kutsayıp bunu kendilerine ve diğer insanlara anlatmayı severler. Diğer insanlar ise bu hikayelere gerek araları bozulmasın diye gerekse de kendi hikayeleri de dinlensin diye şiddetli itirazlarda bulunmazlar. Bu potansiyel anlatıları insanların ruh sağlığının bozulmaması için önemli bir görev görmektedir ama insanların ruh sağlığı zaten bozuk bir zeminde inşa edilmiştir. Çağın normalleri insan doğasının önüne geçtiğinden dolayı bu dilemma göz ardı edilmektedir. Kendi potansiyelini zorlayabilme konusunda bile acziyete düşen insanoğlu alternatif hikayelerle başarısızlığın verdiği çöküntüyü doldurabilmektedir. Ben ders çalışsam sınavı kazanırdım, istesem daha yüksek bir maaş alırdım, koşsam Barcelona'da oynardım ifadelerini kullanan herkes bahsettiğim durumdan mustariptir. İnsanlar kendi potansiyeline duydukları kaygının yükünü yalnızca alternatif hikayelerle hafifletmez. Başarılı kişi veya gruplarla kendini özleştirip onların başarısını kendine yontarak başarı devşirebilirler. Bu uğurda insanların kimliklerini nasıl kurgulayıp fanatizmde ne kadar ileri gidebileceğini anlamak istiyorsanız, ezilenlerin sesi olduğu iddiasına yaslanarak kabadayılıkları ile kimi grupları bastıran siyasetçilerle toplumların patolojik ilişkisine bakabilirsiniz. İnsanların kendi potansiyellerine karşı duydukları kaygılar başarısız insanlara karşı tutumlarıyla da ortaya çıkabilir. Bir dava uğruna cesurca atılıp başarısız olmuş kimseler toplumca topa tutulur. Başarısız kişinin başarısızlığı, hiçbir şey denemediği için ne başarılı ne de başarısız olan korkaklarca müthiş bir şeydir. Oysaki potansiyellerimizi biz belirlemezken potansiyelimizi ne kadar zorlayacağımız bizim elimizdedir. İnsan her alanda başarılı olmak zorunda değildir, olamaz da. Başarı alternatif evrenlerde değil içsel yüzleşmelerde saklıdır.

Cesaret bağırmaz, usulca hareket eder. Cesaretin takdir ve ödül beklentisi olmaz. Cesaret dimdik bir duruştan ziyade kendine özgü bir duruştur. Cesaret makul olanı değil kendin olanı, doğru olanı emreder. Cesaret, her türlü esarete karşı olduğundan dolayı cesur olmak da dahil olmak üzere toplumun insana giydireceği hiçbir gömleği umursamaksızın yaşamanın peşindedir. Cesaret diğer insanlara karşı takınılabilecek bir tavır olduğundan daha çok insanın kendisine karşı tutumları ile alakalıdır. Cesaret insanın kendisini aşma ihtirası değil insanın kendisiyle yüzleşerek kendince girişeceği bir yolculuğun feneridir. Cesaret esareti aşar fakat sınırlarını da olgunlukla kabul eder.

Bir Din Olarak Kapitalizm: Buyurgan Panteizm

     Nietzsche, Tanrı öldü söylemi ile modern insanın, semavi dinlerdeki bilhassa Hristiyanlıktaki paradigmayı yıkıp yepyeni bir düzene geçi...